Dolar 49,5272
Euro 55,7002
Altın 6.654,17
BİST 12.070,17
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Tekirdağ 17°C
Az Bulutlu
Tekirdağ
17°C
Az Bulutlu
Cum 15°C
Cts 15°C
Paz 18°C
Pts 18°C

KAMU KAYNAĞINDAN KAMU GÜCÜNE – Tekirdağ’da “başka” bir belediyecilik öyküsü yazılıyor

16 Ekim 2026 09:49 | Son Güncellenme: 16 Ekim 2026 09:50
10

TRAKYA POLİTİK – TEORİ

Türkiye’de belediyelerin uzun zamandır yalnızca yol, su, ulaşım, temizlik ya da sosyal hizmetler üzerinden kamu kaynağını kamu gücüne çevirme öyküsü tartışılmıyor. Yerel yönetimler, giderek daha fazla borçları, ihaleleri, şirketleri, hizmet alımları, araç kiralamaları ve merkezi idareyle yaşadıkları mali gerilim üzerinden siyasal tartışmanın merkezine çekiliyor. Üstelik mesele yalnızca hangi belediyenin ne kadar borçlu olduğu ya da hangi ihalenin hangi bedelle sonuçlandığı da değil. Ayrıca bunda siyasal partilerin ideolojileri de belirleyici etken olmayabiliyor. Bugün asıl mesele, Türkiye’de yerel yönetimlerin mali yapısının öylesine tartışmalı hale gelmiş olması ki, belediyeciliğin asli sorusu olan “kamusal kaynak hangi toplumsal faydayı üretiyor?” sorusunun yerini çoğu zaman “kim ne kadar harcadı?” sorusu alıyor.

Sayıştay raporlarına yansıyan usulsüzlüklerden araç kiralama tartışmalarına, tasarruf genelgelerinden belediyelerin borçlarına kadar uzanan geniş bir alan, yerel yönetimlerin mali yönetimini Türkiye siyasetinin başlıca tartışma konularından biri haline getirmiş durumda. Bu tablo aynı zamanda merkezi idarenin belediyeler üzerindeki mali denetiminin nerede başlayıp bittiğine, oradan da siyasal vesayetin nerede başladığına ilişkin başka bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Dolayısıyla Türkiye’de yerel yönetimlerin mali yapısı bugün hem gerçek sorunların hem de yoğun siyasal mücadelenin kesiştiği bir alan.

Tam da böylesi bir dönemde Tekirdağ’da ortaya çıkan uygulama dikkat çekici bir uygulamayla karşı karşıyayız.

Çünkü Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin Candan Yüceer döneminde araç ve iş makineleri konusunda izlediği politika, Türkiye’de yıllardır egemen hale gelen bir belediyecilik alışkanlığının tersine çevrilebileceğini gösteren önemli bir örnek sunuyor. Yüceer göreve geldiği günden itibaren politik tercihlerini kamusal alanda toplam fayda üzerinden şekillendiren bir başkanlık profili çiziyor. Bu bağlamda siyasal parti ayrımı yapmaksızın Türkiye’deki birçok belediyede uygulanan araç kiralama yönetimini terk eden Yüceer, halka hizmet noktasında belediyenin kullandığı tüm araçları elinden geldiğince satın alma yoluna gitti.

Burada söz konusu olan yalnızca yüzlerce aracın satın alınması değil. Daha temel bir tercih var. Belediye, sürekli ihtiyaç duyduğu hizmet araçları için piyasaya düzenli olarak kira ödemek yerine, ödediği kaynağı mümkün olduğu ölçüde kendi mülkiyetine, kendi üretim kapasitesine ve dolayısıyla kamusal birikime dönüştürüyor. İki yıllık araç kiralama bedeli yerine, on yıllık kullanım ömrü olduğu öngörülen araçlar satın alma yoluyla belediyenin öz varlığı haline getiriliyor.

Bu nedenle Tekirdağ’daki bu bilinçli tercihi bir “filo yenileme operasyonu” olarak okumak, yaşanan değişimin politik anlamını ıskalamak olur.

Mesele araç değildir. Mesele, kamunun yeniden kendi araçlarına sahip olmasıdır. Başka bir deyişle, araç kiralama üzerinden dönen “artık maliyet” bütçeye yük olarak yansımıyor.

Daha kısa biçimde anlatmak gerekirse, Tekirdağ’da iki yıl önce araçlar kiralanmayıp satın alınarak bir anda ciddi bir maliyet yükünün altına girilmesi bilinçli bir tercih olarak uygulanmıştı. Eğer araçlar kiralanmış olsaydı, iki yıl sonra bugün yeniden kiralama sözleşmesi gelip kapıya dayanacaktı. Ancak iki yıldan beri satın alınan araçlar artık kendini amorti eder duruma geldi. Bundan sonra ve hatta Yüceer’in sonraki dönem belediye başkanlığında bile bu hususta karşısına araç maliyeti çıkmayacak ferah bir tablo ile karşı karşıya kalındı.

NEOLİBERAL BELEDİYECİLİĞİN SESSİZ DÖNÜŞÜMÜ, KAMUCU ANLAYIŞIN DİRİLİŞİ

Türkiye’de yaklaşık kırk yıldır kamu yönetiminin temel yönelimlerinden biri, devletin ve yerel yönetimlerin doğrudan üretici olmaktan çıkarılması, hizmetlerin giderek daha geniş bölümünün özel sektörden satın alınması oldu. Bunun belediyelerdeki karşılığı kimi zaman taşeronlaşma, kimi zaman hizmet alımı, kimi zaman yap-işlet-devret modelleri, kimi zaman da araç ve makine kiralamaları biçiminde ortaya çıktı.

Bu dönüşüm başlangıçta “verimlilik”, “esneklik” ve “kamunun üzerindeki yükün azaltılması” kavramlarıyla savunuldu. Kamu her şeye sahip olmak zorunda değildi. Piyasa kimi hizmetleri daha ucuza üretebilir, belediye de ihtiyacı olduğunda bu hizmeti satın alabilirdi.

Teorik olarak bunda yanlış olan bir şey yoktu. Belediyenin yılda birkaç gün kullanacağı özel bir makineyi satın alması gerçekten anlamsız olabilir. Teknolojisi hızla eskiyen bir ekipmanı mülkiyetine almak yerine kiralamak ekonomik olabilir. Geçici ihtiyaçlarda hizmet satın almak kamunun lehine sonuç verebilir.

Sorun, istisna olması gereken yöntemin zamanla genel yönetim biçimine dönüşmesinde başladı.

Bir belediyenin birkaç ay ihtiyaç duyduğu ekipman ile belediye var oldukça kullanacağı çöp kamyonu aynı ekonomik kategoriye sokuldu. Bir defalık hizmet ihtiyacı ile yıllarca kullanılacak iş makinesi arasında ayrım giderek belirsizleşti. Belediyeler hizmet üreten kamu kurumlarından, kimi alanlarda hizmet satın alan büyük organizasyonlara dönüşürken bu dönüşümün yarattığı bağımlılık çoğu zaman yeterince tartışılmadı.

Oysa ortada son derece basit fakat siyasal açıdan önemli bir soru bulunuyor:

Kamu aynı ihtiyaca yıllarca para ödüyorsa, neden o ihtiyacı karşılayan üretim aracına sahip olmasın? Tekirdağ örneğinin açtığı tartışma tam olarak budur. Bahsedilen sorunun varlığı da esasen Tekirdağ örneğinin “neoliberal savurganlık” tercihinin önüne geçebilmesindeki iradeyi açığa çıkarmış olmasında yatıyor.

PARA HARCAMAKLA KAMUSAL VARLIK ÜRETMEK AYNI ŞEY DEĞİL

Bir belediyenin bütçesinden para çıkması kendi başına ne iyi yönetim göstergesidir ne de kötü yönetim göstergesi. Asıl mesele çıkan paranın neye dönüştüğüdür.

Kamu maliyesi açısından harcama ile yatırım arasındaki fark burada başlar. Belediye bir aracı kiraladığında kullanım hakkı satın alır. Sözleşme devam ettiği sürece hizmet üretilir, sözleşme sona erdiğinde ise araç sahibine döner ve belediye aynı hizmeti sürdürmek istiyorsa yeniden ödeme yapmak zorundadır.

Satın alma işleminde ise doğru mali planlama yapılmış olması koşuluyla bütçeden çıkan kaynak yalnızca o yılın hizmetine değil, gelecek yılların hizmet kapasitesine de dönüşür. Yani birinde kaynak tüketilirken diğerinde kamusal varlık biriktirme imkânı doğar.

Candan Yüceer’in göreve gelmesinin ardından Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi, TESKİ ve belediye iştiraklerinde oluşturulan tablo bu açıdan anlamlıdır. Güncel kurumsal verilere göre Nisan 2024 sonrasında Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi bünyesine bugün itibarıyla 260, TESKİ bünyesine 325, iştiraklere ise 62 araç ve iş makinesi kazandırıldı. Toplam 647 araç ve iş makinesinden oluşan bu envanteri yalnızca büyük bir satın alma rakamı olarak okumak yerine, belediyenin hizmet üretme araçlarının mülkiyetindeki değişim olarak değerlendirmek gerekir.

Çünkü burada bir kamu kurumu, piyasadan kapasite kiralamak yerine kendi kapasitesini oluşturuyor. İki model arasındaki siyasal fark da tam burada ortaya çıkıyor.

MALİ DİSİPLİN KEMER SIKMAK MIDIR?

Türkiye’de mali disiplin denildiğinde akla çoğu zaman kemer sıkmak geliyor. Daha az personel, daha az yatırım, daha az araç, daha az sosyal harcama, daha az hizmet… Oysa bu mali disiplin değil, yalnızca harcama azaltmaktır.

Gerçek mali disiplin, bir kamu kurumunun elindeki sınırlı kaynağı uzun vadede en yüksek toplumsal faydayı üretecek biçimde kullanabilmesidir. Bir harcamayı kısmak kurumu gelecekte daha yüksek bir harcamaya mahkûm ediyorsa bunun adı tasarruf değildir. Aynı biçimde başlangıçta yüksek görünen bir yatırım, yıllar içerisinde sürekli tekrar eden bir gideri ortadan kaldırıyorsa bunun da yalnızca “harcama” olarak değerlendirilmesi doğru değildir.

Tekirdağ’da ortaya çıkan yaklaşım bu nedenle alışılmış kemer sıkma siyasetinden ayrılıyor. Burada belediye küçülerek tasarruf etmiyor. Kendi kapasitesini büyüterek tasarruf etmeye çalışıyor.

Bu fark son derece önemlidir. Çünkü neoliberal kamu yönetimi anlayışında mali disiplin sıklıkla kamunun küçülmesiyle birlikte düşünülürken, Tekirdağ örneğinde mali disiplin kamunun maddi kapasitesinin güçlendirilmesiyle birlikte kuruluyor.

Başka bir ifadeyle kamu geri çekilmiyor. Aksine büyümekten korkmadan kendi ayaklarının üzerinde daha güçlü bir biçimde durabilecek cesareti ve basireti gözteriyor.

KAMUCULUK TAM DA BUDUR

Kamuculuk yalnızca devletin çok sayıda işletmeye sahip olması değildir. Asıl mesele, toplumun ortak kaynağının yine toplum adına değer üreten bir yapıya dönüştürülmesidir.

Bir belediye kendi aracına sahip olduğunda, elde edilen şey yalnızca tapusu belediyeye ait bir taşıt değildir. Belediyenin hareket kapasitesi genişler. Bir altyapı arızasında, doğal afette, yangında, yoğun yağışta ya da acil müdahale gereken herhangi bir durumda hizmet üretme araçları doğrudan kamunun sevk ve idaresinde bulunur.

Bu nokta, mali hesabın ötesine geçen bir devlet kapasitesi meselesidir.

Çünkü kamu hizmetinin niteliği yalnızca bütçeyle ölçülmez. İhtiyaç anında harekete geçebilmek, gerekli insan gücünü ve ekipmanı organize edebilmek, bir piyasa aktörünün sözleşmesine veya ticari tercihine bağlı kalmadan yurttaşa hizmet götürebilmek de kamusal kapasitenin parçasıdır.

Araç belediyeninse kullanım programını belediye yapar. Bakım standardını belediye oluşturur. Personelini buna göre eğitir. Müdahale önceliğini kendisi belirler. Kurumsal deneyim belediyenin içerisinde birikir.

Dolayısıyla kamusal mülkiyet, burada soyut bir ideolojik tercih olmaktan çıkar ve doğrudan hizmet üretme bağımsızlığına dönüşür.

BELEDİYE PİYASANIN MÜŞTERİSİ Mİ, KENTİN KAMUSAL ÖRGÜTÜ MÜ?

Aslında Tekirdağ örneğinin Türkiye’deki belediyecilik tartışmasına yönelttiği temel soru bellidir. Soru gayet açıktır: Belediye nedir?

Piyasadan hizmet satın alarak kenti yöneten büyük bir müşteri mi, yoksa toplum adına üretme ve örgütleme kapasitesine sahip kamusal bir kurum mu?

İki yaklaşım arasında oldukça ciddi bir siyasal fark vardır.

Birinci modelde belediyenin kapasitesi büyük ölçüde satın alma gücüne dayanır. Para varsa hizmet vardır. Para azaldığında hizmet kapasitesi de daralır. İkinci modelde ise bütçe yalnızca cari hizmet için kullanılmaz, aynı zamanda gelecek dönemlerde de kullanılabilecek kurumsal kapasite oluşturmak için değerlendirilir.

İşte Tekirdağ’daki 647 araçlık dönüşümün esas önemi bu noktada belirginleşiyor.

Bu araçların tümü bugün Candan Yüceer yönetiminin kullanımında olabilir. Ancak iyi yönetildiği, düzenli bakımı yapıldığı ve ekonomik ömrü boyunca etkin kullanıldığı takdirde bunlar yalnızca mevcut belediye başkanının değil, kendisinden sonra göreve gelecek yönetimlerin de kullanacağı kamu varlıklarıdır.

Yani yapılan yatırım bir siyasi dönemin sınırlarını aşar. Kamuculuğun belki de en yalın tanımı tam olarak budur. Kumuculuk, belirli bir dönemi değil, geleceğin tümünü hesaba katmak ve böylece kendinden sonrasına kamu varlığı bırakabilmek.

CANDAN YÜCEER DÖNEMİNİN FARKI

Burada Candan Yüceer yönetiminin üzerinde özellikle durulması gereken tercihi, siyasal iletişimi çok kolay olan gösterişli yatırımlardan ziyade belediyenin kurumsal omurgasını güçlendiren alanlara kaynak ayırmasıdır.

Eğer salt popülizm ve politik faydacılık üzerinden hareket edilseydi örneğin yeni yapılan devasa bir bina kolayca siyasi propagandaya dönüştürülebilirdi.

Fakat bir belediyenin kiralama sistemini değiştirmesi, filo yönetimini yeniden kurması, araç havuzu oluşturması, öz mal oranını yükseltmesi ya da gelecekteki cari giderlerini azaltacak kurumsal kapasiteye yatırım yapması seçmenin gündelik hayatında aynı görünürlüğü üretmez. Buna rağmen uzun vadede belediyenin gerçek gücünü belirleyen kararlar çoğu zaman bunlardır.

Bir yerel yönetimin başarısını yalnızca görev süresi içerisinde yaptığı projelerle ölçmek bu nedenle eksiktir. Asıl sorulardan biri de yönetim sona erdiğinde geride nasıl bir belediye bırakıldığıdır.

Daha fazla borcu olan mı?

Daha fazla kiralama yükümlülüğü bulunan mı?

Elden çıkarılmış taşınmazlarla bilançosu küçülmüş bir belediye mi?

Yoksa araç parkı, teknik donanımı, gelir üretme kapasitesi ve kurumsal birikimi güçlenmiş bir kamu kurumu mu? Tekirdağ’daki farkın aranması gereken yer burasıdır.

SATMAK DEĞİL, BİRİKTİRMEK

Türkiye’de belediyelerin mali sıkışıklık karşısında başvurdukları yöntemlerden biri taşınmaz satışlarıdır. Arsa satılır, bina satılır, belediye mülkü gelir yaratmanın aracına dönüştürülür ve kısa vadeli nakit ihtiyacı karşılanır.

Fakat bunun da yapısal bir sınırı vardır.

Çünkü bir belediye bir taşınmazı yalnızca bir kez satabilir.

O satış bütçeyi bir yıl rahatlatabilir ancak kamu mülkiyetinden eksilen değer geri gelmez.

Bu nedenle belediye maliyesinin gerçek gücü elindeki varlığı nakde çevirmekten değil, varlığını korurken sürdürülebilir gelir üretebilmekten gelir.

Tekirdağ’daki araç politikasını bu açıdan değerlendirdiğimizde daha bütünlüklü bir anlayışla karşılaşıyoruz. Bir tarafta sürekli kira ödemek yerine mülkiyet edinmeye çalışan bir yönetim, diğer tarafta belediyenin mevcut varlıklarını koruma iddiası bulunuyor.

Bu iki politika aynı yerde birleşiyor: Kamusal birikim.

Belki de Türkiye belediyeciliğinin yıllardır ihmal ettiği kavram tam olarak budur.

NEOLİBERALİZME HER ALANDA MÜDAHALE ETMEK

Tekirdağ’da iki yılın ardından biriken ve tasarruf edilen “değer” ile ne yapılacak sorusunun yanıtı da yine neoliberal tercihleri ters yüz eden bir yerden karşımıza çıkıyor.

Tekirdağ, vergi verme oranı olarak Türkiye genelinde sürekli ilk on il arasına girmesine rağmen geçen on yıllar içinde merkezi yönetim yatırımlarından yeterince nasibini alamamış bir şehir olmanın bahtsızlığını bir türlü yenemiyor. Bu da yine on yıllar içerisinde su fakiri olan bu ile baraj yatırımlarının eksik ve aksak bırakılmasının önünü açmış. Bu yüzden Tekirdağ, içme suyu kaynağının yüzde 88’ini yer altı sularından elde eden, su fakiri bir yerleşim bölgesi olarak dikkat çekiyor.

Suyun yer altından çıkarılıyor olması da çok ciddi enerji ve ulaştırma maliyetlerini de beraberinde getiriyor. Böylece halkın günlük hayatta kullandığı suyun maliyeti de yukarılara tırmanıyor.

Başkan Yüceer göreve geldiğinde Tekirdağ halkı Türkiye’deki en pahalı içme suyunu kullanıyordu. Uygulanan kamucu politikaların neticesinde enerjiden, öz kaynaklardan ve kiralamadan elde edilen tasarruf iki yılın sonunda Tekirdağ halkı için müthiş bir kamucu faydaya dönüştü. Tekirdağ’da su fiyatlarında yüzde 50 indirim yapıldı. Bugün Tekirdağ halkı, yer altı sularına muhtaç 26 büyükşehir belediyesi içinde suyu en ucuz kullanan hale geldi.

En pahalı su faturasından, en ucuz su kullanımına gedin yol işte böyle şekillendi. Halkın çıkarları söz konusu olduğunda neoliberal masalların kamuculuk karşısında erimemeye mahkûm olduğu daha somut biçimde nasıl ortaya koyulabilirdi?

KAMUCULUK HER GÜN, HER YERDE!

Belediyeler kâr beklentisinin olmadığı, “toplumun geneli için toplam fayda” mantığıyla başarısı ölçülebilecek organizasyonlar olmalıdır. Dolayısıyla faydanın toplumsaldan uzaklaşması, kötü niyetli girişimlerin de önünü açabilecek basiretsizlikleri beraberinde getiriyor.

Bugün en gelişmiş şehirlerden, kabile yönetimlerine kadar uzanan çok büyük bir yelpazedeki yerel yönetim pratiklerindeki çarpıklıkların ana unsurunun insanların etik yoksunluğu olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu bağlamda insanı etik değerlere iten biricik ölçüt vicdandır.

Spinoza’nın yüzyıllar önce işaret ettiği gibi, dürüst insan başkasına ait olanın onda kalmasını ister. Kamusal ahlak açısından bunun daha da ağır bir karşılığı vardır. Kamu malı hiç kimsenin değilmiş gibi değil, herkesin ortak malıymış gibi korunmak zorundadır.

Neoliberal politikaların dünya ölçeğinde yarattığı yıkım, bireysel çıkarı kamusal yararın önüne koyan vicdansız bir şımarıklığın hangi sonuçlara yol açabileceğini bütün açıklığıyla gösterirken, insanlık tarihinin en ilkel toplumsal örgütlenmelerinden bugüne kadar ortak yaşamı mümkün kılan esas gücün, her yerde ve her dönemde kamucu düşünce olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.

Öyleyse tereddütsüzce diyebiliriz ki, kamuculuk her gün, her yerde yayınlaştırılmalı ve kamucu ahlak özendirilmelidir.

TEKİRDAĞ, TÜRKİYE İÇİN NEDEN ÇOK ÖNEMLİ?

Türkiye bugün yerel yönetimler konusunda büyük bir tartışmanın içerisinde. Belediyelerin gelirleri yetersiz, merkezi idareyle mali ilişkileri sorunlu, borç yükleri yüksek ve siyasal kutuplaşma belediye maliyesinin teknik meselelerini dahi hızla siyasi çatışmaya dönüştürebiliyor.

Tam da böyle bir ortamda yalnızca “daha fazla kaynak istiyoruz” demek yeterli değil. Kaynağın nasıl kullanıldığına ilişkin yeni bir kamu yönetimi anlayışına da ihtiyaç var. Tekirdağ’ın önemi burada ortaya çıkıyor.

Araç kiralama veya satın alma konusuna geri dönecek olursak, elbette Türkiye’deki 1.400’ü aşkın belediyenin tümü aynı mali yapıya sahip değil. Büyükşehir belediyesiyle küçük bir belde belediyesinin ihtiyacı aynı değil. Her aracın satın alınması rasyonel olmadığı gibi, her kiralama da israf değildir.

Ancak Tekirdağ’ın ortaya koyduğu temel ilke, bütün yerel yönetimler açısından son derece güçlüdür.

Sürekli ihtiyaç varsa toplam maliyet hesaplanmalıdır. Kiralama alışkanlık haline getirilmemelidir. Ekonomik olduğu yerde kamu kendi üretim aracına sahip olmalıdır. Kamu malı kısa vadeli bütçe sorunlarını kapatmak için tüketilmemelidir. Cari harcamadan tasarruf edilen kaynak yeniden kamusal kapasiteye yatırılmalıdır.

Ve bütün bunların hesabı halka açık biçimde verilmelidir.

Türkiye’deki yerel yönetimlerin Tekirdağ’dan çıkarabileceği ders tam olarak budur.

Mesele Tekirdağ’daki araçların sayısını başka kentlerde tekrarlamak değildir. Mesele Candan Yüceer yönetiminin ortaya koyduğu “kamu kaynağını kamu varlığına dönüştürme” ilkesini belediye maliyesinin temel yönelimlerden biri haline getirmektir.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca tasarruf eden belediyeler değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, tasarruf ettiği kaynağı yeniden halka ait bir güce dönüştüren belediyelerdir. Yalnızca borcunu azaltan değil, varlığını büyüten belediyelerdir. Yalnızca günü yöneten değil, kendisinden sonraki döneme daha güçlü bir kamu kurumu bırakan belediyelerdir.

Bu nedenle Tekirdağ örneğinin Türkiye’deki bütün yerel yönetimler tarafından dikkatle incelenmesi gerekir.

Türkiye’de bugün yerel yönetimler üzerinde dönen fırtına dindiğinde kamucu belediyecilik anlayışına olan ihtiyaç ve Tekirdağ modeli daha da önem kazanacaktır. Dünü bugünden örmeye başlamak, kısır tartışmaları geride bırakarak kamucu ekonominin su kadar, hava kadar hayati öneme sahip olduğunun altını çizmek işte bu yüzden bugünün en önemli ödevidir.

Başkan Yüceer bu bağlamda çok önemli kamuculuk dersleri veriyor. Ve tam da bu nedenle, Türkiye’de başka bir belediyecilik arayanların bakması gereken yerlerin başında artık Tekirdağ geliyor.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

Trakya Haber

Trakya Politik

Trakya Gazetesi