Kriz Çıkana Kadar Borsa, Kriz Çıkarsa Ponzi Sistemi
Orçun Karacaduralıoğlu
Pusula Portföy ve Tera Portföy üzerinden patlak veren fon krizi, finans sisteminin işleyişine ilişkin temel bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Kriz ortaya çıkana kadar olağan kabul edilen finansal mekanizmalar, neden çöküş başladığında “Ponzi sistemi” olarak tanımlanıyor? Asıl mesele sistemin nasıl işlediği mi, yoksa krizin faturasını kimin ödediği mi?
Pusula Portföy’le başlayan, sonra Tera Portföy’e sıçrayan, SPK’yı 131 fonu tasfiyeye zorlayan bir kriz patlak verdi. Bir refleks olarak çoğu haber dili “Ponzi” benzetmesini kullandı. Sanki yapılan şey sistemin dışından sızmış, arızi bir durummuş gibi bahsedildi.
Aksine, bu istisnai bir durum değil, kapitalist finansın gündelik çalışma biçimi.
Ponzi Sistemi Nedir, Modern Finansla Nasıl İlişkilidir?
Önce “Ponzi” sistemine kısa bir bakış atalım.
Charles Ponzi, 1920’lerde kurduğu sistemle somut olmayan bir değer var edip yatırımcı çekiyor, yeni gelen paranın bir kısmını eski yatırımcıya “kâr” olarak dağıtıyordu. Sistemin arkasında gerçek bir değer üretiminden ziyade sürekli bir nakit akışı vardı. Sistem, yeni para girişi olmadığı takdirde çöken bir yapıya sahipti.
Yıllar sonra Hyman Minsky, bu sistemi bir dolandırıcılık hikâyesi olmaktan çıkarıp modern finansın yapısal bir kategorisi haline getirdi.
Minsky’nin teorisine göre ekonomiler, istikrarlı dönemlerde finansmanın üç farklı aşamasıyla karşı karşıya kalır.
Önce “hedge” finansman, yani elde edilen gelirin borcun anapara ve faiz ödemelerini tamamen karşıladığı aşama gelir. Ardından “spekülatif” finansman, yani gelirin yalnızca faiz ödemelerini karşılayabildiği aşama ortaya çıkar. Son olarak “Ponzi” finansmanı belirir. Bu aşamada borç, ancak yeni borçlanmayla ya da varlık fiyatlarının yükselmesiyle çevrilebilir.
Ponzi’nin Güvenceli Hali: Kredi Sistemi
Bu anlatım fazla teorik olduysa daha gündelik ve hepimizin hayatında yer etmiş başka örneklere yönelelim.
Örneğin bankacılık kredi sistemi.
Bankada sayısal olarak defterlere, mobil bankacılığınıza sanal ortamda işlenen nakit miktarının aksine, kasada duran nakit çok daha küçük bir miktardadır.
Ders kitapları bunu “zorunlu karşılık oranı” gibi teknik bir kavramla anlatıyor olsa da kredi sisteminin işleyişi bundan daha karmaşıktır.
Marx’ın yaklaşımıyla kredi sistemi, ekonomiyi gerçekte taşıyabileceğinden çok daha fazlasını üretiyormuş gibi davranmaya zorlar.
Yani sistem, olmayan bir bolluğu varmış gibi işletir.
Basitleştirilmiş bir örnek üzerinden düşünelim. Bankaya yatırılan 100 liranın bir kısmı rezerv olarak tutulurken kalan bölüm kredi mekanizması aracılığıyla ekonomiye aktarılır. Verilen krediler harcandığında ve yeniden bankacılık sistemine girdiğinde mevduat ve kredi ilişkileri genişler.
Bu döngü sonucunda başlangıçtaki mevduatın üzerinde bir kredi hacmi ortaya çıkabilir. Geleneksel anlatımda bu süreç “para çarpanı” kavramıyla açıklanır.
Tanıdık geldi mi?
Ancak Ponzi’den farklı olarak bu sistemi ayakta tutan kurumsal mekanizmalar vardır. Merkez bankaları, bankacılık düzenlemeleri, likidite olanakları ve mevduat güvenceleri bu yapının parçalarıdır.
Modern bankacılıkta kredi verme işlemi aynı zamanda mevduat yaratabilir. Merkez bankası ise rezervlerin ve ödeme sisteminin işleyişinde kritik bir rol üstlenir.
Sistem, herkesin aynı anda alacaklı olarak bankaların kapısına dayanmayacağı varsayımıyla işler.
Borsa da aslında farklı bir şey yapmıyor.
Keynes’in “güzellik yarışması” benzetmesinden yola çıkarak yatırımcı, bir hisseyi kendisinden sonra gelip daha pahalıya alacak birinin çıkacağına güvendiği için satın alabilir.
Pusula-Tera’da yaşanan durum ise bu mantığın ahlaksızlığın yoğunlaştığı bir biçime dönüşmesi olarak değerlendirilebilir.
Düşük hacimli hisselerde bazı fonların pozisyon biriktirerek fiyatları yapay biçimde yükselttiği iddiaları, meselenin merkezinde yer alıyor.
Ama mantık aynı: Fiyat, yalnızca temel değerden değil, bir sonraki alıcının var olacağı beklentisinden de doğuyor.
Para girişi kesilince fiyatlar sert biçimde düşebiliyor. SPK’nın müdahaleleriyle ortaya çıkan tablo da bu kırılganlığı tartışmaya açıyor.
Peki o zaman soru şu:
Hem bankacılık hem de borsa yapısal olarak benzer beklenti mekanizmalarına yaslanıyorsa, Pusula-Tera’yı neden ayrıca bir skandal olarak görüyoruz?
Cevap, yapının kendisinde değil, o yapıyı çevreleyen denetim ve kurumsallık katmanında.
Bankacılık sisteminin kurumsal güvencelerinden biri Merkez Bankası’dır. Merkez bankasına duyulan güvenin arkasında ise toplum sözleşmesi yoluyla halkın var ettiği devlet bulunur.
Yani bankacılığı, Ponzi mantığındaki kimi kırılganlıkların devlet eliyle meşrulaştırılmış, sigortalanmış ve kurumsallaştırılmış bir biçimini taşıyan sistem olarak değerlendirebiliriz.
Fark, yalnızca mekanizmanın kendisinde değil, çöküşün faturasının kim tarafından, ne zaman ve hangi araçlarla ödeneceğinin belirlenmesindedir.
Bu yüzden krizi “birkaç kötü niyetli yöneticinin Ponzi düzeni” diye okumak, asıl meseleyi gözden kaçırmak oluyor.
Sorulması gereken soru, sistemin zaten olduğu üzere Ponzi olup olmadığı değil.
Kâra Şirketler, Zarara Halk Ortak
Esas soru şu: Bu Ponzilerin faturasını kim ödüyor?
2001’de yaşanan bankacılık krizinde kurtarılan bankalar için kullanılan kamu kaynaklarının yükü sonuçta toplumun üzerine bırakıldı. Batırılan risk topluma yayıldı, geçmiş dönemlerde elde edilen kârlar ise özel ellerde kaldı.
Pusula-Tera’da da benzer bir manzaranın ortaya çıktığına ilişkin ciddi sorular bulunuyor.
Fonları şişirdiği öne sürülen yöneticilerin, işlemler durana kadar kazanç elde ettiği iddiaları tartışılıyor. Sisteme doğru zamanda girip doğru zamanda çıktığı ileri sürülen siyasi bağlantılı yatırımcıların kazançlarına ilişkin iddialar da açıklığa kavuşturulmayı bekliyor.
Faturayı ise doğrudan küçük yatırımcının, yani alt ve orta gelirli halkın ödeme riski bulunuyor.
Kurumsallaşmış ve kurumsallaşmamış sistemin farkı tam olarak burada.
2001 krizi sonrasında bankacılık sistemi, kırılganlıklarını onarmak için çeşitli mevzuat ve yasal düzenlemelere giderek vatandaşa güvence vermek durumunda kaldı.
Harvey’in 2010 yılında ortaya koyduğu yaklaşıma göre kapitalizm, krizlerini kalıcı biçimde çözmek yerine onları zaman ve mekân içinde öteler. Bu öteleme ise krizlerin başka alanlarda, daha geniş ve yıkıcı biçimlerde yeniden ortaya çıkmasına zemin hazırlar.
Dolayısıyla modern kapitalist finans sisteminin bünyesinde barındırdığı bir sonraki kriz, sistemin kendi kırılganlıkları içinde, henüz biz göremesek de büyümeye devam edecek.
Peki sonraki faturayı kim ödeyecek?
