YOKSULLUĞU BİTİRMEK YERİNE YÖNETMEK!
AKP’nin çeyrek asırlık iktidarında sosyal yardımlar milyarlarca liraya ulaştı. Ancak milyonlarca hane hâlâ yardıma muhtaç, çalışanlar açlık sınırının altında, çocukların üçte birinden fazlası yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Kamu ihalelerinde rekabetin daralması, liyakat tartışmaları ve sosyal yardımların siyasi etkisini inceleyen akademik çalışmalar ise daha büyük bir sorunu gündeme taşıyor: Türkiye’de yoksullukla mücadele mi ediliyor, yoksa yoksulluğun yarattığı bağımlılık ilişkileri üzerinden siyaset mi şekilleniyor?
Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ekonomi ve sosyal yardım politikaları, birbirine zıt iki tablo ortaya koyuyor. Bir tarafta her yıl büyüyen yardım bütçeleri, diğer tarafta maaşıyla geçinemeyen çalışanlar, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan aileler ve milyonlarca sosyal yardım başvurusu bulunuyor.
AKP iktidarı, sosyal yardım sisteminin genişlemesini sosyal devlet anlayışının başarısı olarak sunuyor. Oysa aynı sistemin büyüklüğü başka bir soruyu da beraberinde getiriyor: Yirmi dört yıllık iktidarın ardından milyonlarca insan neden hâlâ devlet yardımına ihtiyaç duyuyor?
Üstelik tartışma yalnızca ekonomik değil. Sosyal yardımların hangi ölçütlerle dağıtıldığı, parti örgütleriyle kamu kurumları arasındaki ilişkiler, kamu kadrolarında liyakat ve kamu ihalelerindeki rekabet, Türkiye’de siyasi gücün nasıl kullanıldığının da önemli göstergeleri.
MİLYARLAR HARCANDI, YOKSULLUK YERİNDE DURUYOR
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının 2025 yılı verilerine göre Türkiye’de 3 milyon 991 bin 766 hane sosyal yardımlardan yararlandı. Bütün kamu kurumlarının sosyal yardım harcamaları ise 587,1 milyar liraya ulaştı.
Yaklaşık dört milyon hanenin kamu desteğine ihtiyaç duyması, ekonomik büyümenin toplumun bütün kesimlerine yeterli gelir güvencesi sağlayamadığını gösteren önemli bir veri.
BirGün’den Mustafa Bildircin’in ortaya koyduğu bütçe verilerine göre, yoksullukla mücadele programındaki harcamalar da yıllar içinde dikkat çekici ölçüde büyüdü.
Yıl Yoksullukla mücadele programı harcaması 2021 50,8 milyar TL 2022 55,2 milyar TL 2023 97,2 milyar TL 2024 166,4 milyar TL 2025 359,2 milyar TL
Rakamlar nominaldir ve belirtilen bütçe programını kapsamaktadır. 2025 yılı toplam kamu sosyal yardım harcamasıyla aynı kapsamda değildir.
Dört yılda yaklaşık yedi katına çıkan program harcamaları, sosyal yardım sisteminin kamu bütçesindeki büyüklüğünü gösteriyor. Ancak bu nominal artışın içinde yüksek enflasyonun etkisi de bulunuyor.
Yardım alan hane sayısındaki artış ve azalışlar birlikte değerlendirildiğinde, 2025’teki yaklaşık dört milyon hanelik yardım ihtiyacının başlı başına önemli olduğu görülüyor.
Sorun, ihtiyaç sahiplerine yardım yapılması değil. Bu kadar uzun bir iktidar döneminde sosyal yardıma duyulan ihtiyacı kalıcı biçimde azaltacak ekonomik koşulların neden yeterince oluşturulamadığı.
Çünkü bir hükümetin yoksullukla mücadeledeki başarısı, dağıttığı yardım miktarı kadar, vatandaşın kendi geliriyle yaşayabilme imkânıyla da ölçülmeli.
MİLLETİN SOFRASINDA ET YOK, İKTİDARIN BÜTÇESİNDE YARDIM ÇOK
Türkiye İstatistik Kurumunun 2025 araştırması, ekonomik sıkıntıların günlük hayattaki karşılığını ortaya koyuyor.
Nüfusun % 27,9’u yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Çocuklarda bu oran % 36,8’e çıkıyor. Vatandaşların % 35,1’i iki günde bir et, tavuk veya balık içeren bir öğünün maliyetini karşılayamıyor.
Bu göstergeler, yalnızca en düşük gelirli kesimin değil, toplumun çok daha geniş bir bölümünün geçim sıkıntısıyla karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor.
Geçim ve yoksunluk göstergesi Oran Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski % 27,9 Çocuklarda yoksulluk veya sosyal dışlanma riski % 36,8 İki günde bir et, tavuk veya balık yiyemeyenler % 35,1 Bir haftalık tatili karşılayamayanlar % 50,5 Eskiyen mobilyasını yenileyemeyenler % 58,0 Evini yeterince ısıtamayanlar % 19,6 Konut dışı borç veya taksit ödemesi bulunanlar % 56,4
Kaynak: TÜİK, Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri 2025. Göstergeler farklı yoksunluk türlerini ölçmektedir.
İktidarın büyüme rakamlarıyla övündüğü bir ekonomide, her üç kişiden birinden fazlasının iki günde bir etli öğün tüketememesi, gelir dağılımı tartışmasının neden yalnızca ekonomik göstergelerden ibaret olmadığını anlatıyor.
Üstelik yoksulluk yalnızca işsizlerin sorunu değil. Çalıştığı halde geçinemeyen milyonlarca insan açısından ücret politikası da sosyal yardım kadar belirleyici.
ÇALIŞARAK GEÇİNMEK LÜKS HALİNE GELDİ
2026 yılında net asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş olarak belirlendi.
TÜRK-İŞ’in Eylül 2026 araştırmasında ise dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 37 bin 801 lira, yoksulluk sınırı 123 bin 130 lira olarak hesaplandı.
Eylül 2026 karşılaştırması Aylık tutar Net asgari ücret 28.076 TL Dört kişilik ailenin açlık sınırı 37.801 TL Dört kişilik ailenin yoksulluk sınırı 123.130 TL Bekâr çalışanın yaşama maliyeti 48.885 TL
TÜRK-İŞ’in Ankara fiyatlarına dayalı hesaplamasıdır. Asgari ücret yuvarlanmıştır.
Tek bir asgari ücret, dört kişilik ailenin yalnızca gıda giderinden yaklaşık 9 bin 725 lira düşük.
Burada sosyal yardım politikasının temel çelişkisi belirginleşiyor. İnsanların çalışarak karşılayamadığı ihtiyaçlar, kamu yardımlarıyla hafifletilmeye çalışılıyor.
Elbette sosyal yardımlar zor durumda bulunan vatandaşlar için vazgeçilmez. Ancak düşük ücretlerle çalışan insanları sürekli yardıma ihtiyaç duyan bir konumda bırakmak, yoksulluğu sona erdiren bir ekonomik model anlamına gelmiyor.
İnsanların çalışarak kazandıkları gelirle yaşamlarını sürdüremediği bir düzende, yardım bütçelerinin büyümesi tek başına başarı olarak sunulamaz.
PASTA BÜYÜYOR, EN BÜYÜK DİLİM YİNE ZENGİNLERE
Türkiye’nin gelir dağılımı, yoksulluğun neden kalıcı hale gelebildiğini açıklayan önemli göstergelerden biri.
TÜİK’in 2025 araştırmasına göre en yüksek gelirli % 20’lik kesim, toplam gelirin % 48’ini alıyor. En düşük gelirli % 20’nin payı ise yalnızca % 6,4.
Nüfusun en zengin beşte biri, en yoksul beşte birinin 7,5 katı büyüklüğünde gelir payına sahip.
Sosyal transferler hesaba katıldığında gelir eşitsizliğini ölçen Gini katsayısı 0,473’ten 0,410’a geriliyor. Yani kamu destekleri eşitsizliği azaltıyor. Fakat gelir dağılımındaki temel dengesizliği ortadan kaldırmıyor.
Bütün bu veriler, AKP’nin ekonomi politikaları açısından önemli bir eleştiri alanı oluşturuyor: Devlet, gelir eşitsizliğinin sonuçlarını sosyal yardımlarla hafifletirken bu eşitsizliği doğuran ücret, vergi ve bölüşüm mekanizmalarını yeterince değiştirebiliyor mu?
Sorunun düğümlendiği yer tam da burası.
Yoksula yardım etmek başka, insanların yoksullaşmasını önleyecek bir ekonomik düzen oluşturmak başka.
SOSYAL YARDIM MI, SİYASİ SADAKAT MEKANİZMASI MI?
Türkiye’de tartışmanın en kritik boyutu, sosyal yardımların siyasi ilişkilerle bağlantısı.
Siyaset biliminde klientalizm olarak tanımlanan sistemde, ekonomik destekler, istihdam olanakları ve kamu kaynakları siyasi destek ilişkilerinin parçası haline gelebiliyor. Vatandaş, devletin sağladığı bir hakkı siyasi aktörün kendisine sunduğu kişisel bir imkân olarak algılayabiliyor.
Türkiye’de AKP dönemini inceleyen akademik çalışmalar, bu ilişkinin yalnızca teorik olmadığını gösteriyor.
Siyaset bilimci S. Erdem Aytaç’ın uluslararası hakemli Comparative Political Studies dergisinde yayımlanan araştırması, 2005-2008 yıllarında 878 ilçeye dağıtılan şartlı nakit yardımlarını inceledi.
Araştırmada, yardım kaynaklarının siyasi rekabetin özellikleriyle bağlantılı biçimde dağıtıldığına ilişkin istatistiksel bulgular elde edildi. Özellikle iktidarın ideolojik açıdan yakın rakiplerle karşılaştığı ilçelere yönelik kaynak dağıtımında siyasi hesapların rol oynayabildiği sonucuna ulaşıldı.
Ceren Ark-Yıldırım’ın araştırması da AKP’nin mahalle düzeyindeki örgütlenmesiyle sosyal yardım ağları arasındaki ilişkiyi ele aldı. Çalışma, yerel siyasi ağların yardım dağıtımında ve siyasi destek oluşturulmasında oynayabildiği role dikkat çekti.
Bu araştırmalar, bütün yardımların siyasi amaçla dağıtıldığını kanıtlamıyor. Ancak sosyal yardım sisteminin siyasi rekabetten tamamen bağımsız işlediği kabulünü de sorguluyor.
Buradaki temel mesele, yoksul vatandaşın özgür iradesi değil. Devlet kaynaklarının dağıtımında siyasi aracılığın ne ölçüde etkili olabildiği.
Çünkü sosyal yardım, herhangi bir partinin seçmene sunduğu kişisel lütuf değil, vatandaşlık hakkı.
YARDIM DEVLETTEN, SİYASİ SAHİPLENME PARTİDEN
Türkiye genelinde faaliyet gösteren 1.003 Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı, sosyal yardım sisteminin yerel ayağını oluşturuyor.
1986 yılında kurulan bu vakıflar AKP’den önce de vardı. Ancak AKP iktidarı döneminde yardım programlarının kapsamı, bütçesi ve dijital altyapısı genişletildi.
Vakfın karar organlarında vali veya kaymakamların yanı sıra kamu yöneticileri, belediye başkanları, muhtarlar ve çeşitli temsilciler bulunuyor. Başvuruların önemli bir bölümü elektronik sistemler üzerinden değerlendiriliyor.
Böyle bir yapıda asıl güvence, yardımın siyasi ilişkilere değil, ölçülebilir ekonomik ihtiyaçlara dayanması.
Ancak kamuoyuna açıklanan veriler, her ilçede başvuruların ne kadarının reddedildiğini, itirazların nasıl sonuçlandığını ve benzer ekonomik koşullardaki vatandaşların eşit biçimde değerlendirilip değerlendirilmediğini bütün ayrıntılarıyla göstermiyor.
Oysa bu bilgiler, siyasi kayırmacılık ihtimalinin denetlenmesi açısından gerekli.
Devletin parasıyla yapılan yardımın siyasi sahiplenmeye dönüştürülmesi, sosyal devlet ile parti devleti arasındaki sınırın bulanıklaşması riskini doğuruyor.
TORPİL, KADRO, İHALE: KAMU KAYNAKLARININ DİĞER YÜZÜ
Türkiye’de siyasi kayırmacılık tartışması, gıda kolileriyle veya nakdi yardımlarla sınırlı değil.
Kamuda işe alınma, görevde yükselme, belediye şirketlerinde istihdam ve kamu ihaleleri de bu tartışmanın önemli başlıkları.
Özellikle mülakat sistemi, yıllardır liyakat tartışmalarının merkezinde bulunuyor. Yazılı sınav başarısına rağmen mülakatlarda elenen adayların yaşadıkları, değerlendirmelerin nesnelliğine ilişkin soruları gündeme getiriyor.
AKP’nin 2023 seçimleri öncesinde mülakatların kaldırılması yönündeki vaadine rağmen, aynı yıl TBMM’de bu konuda verilen bir grup önerisi AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.
İktidar temsilcileri mülakatın mesleki yeterliliği ölçmek için gerekli olduğunu savunurken, muhalefet uygulamanın siyasi kayırmacılığa açık olduğunu belirtti.
Kamu ihalelerindeki değişim ise rakamlarla ortaya konulabiliyor.
Sayıştay Dergisi’nin Mart 2026 sayısında yayımlanan akademik araştırmaya göre 2003 yılında kamu alımlarının tutar bazında % 81,89’u açık ihale usulüyle gerçekleştiriliyordu. Bu oran 2025 yılında % 61,98’e geriledi.
Aynı dönemde pazarlık usulünün payı % 16,63’ten % 37,23’e yükseldi.
Kamu alımlarında yöntem 2003 2025 Açık ihale usulünün payı % 81,89 % 61,98 Pazarlık usulünün payı % 16,63 % 37,23
Kaynak: Sayıştay Dergisi, Mart 2026. Oranlar ihale tutarlarına göre hesaplandı.
Bu değişim, bütün pazarlık usulü ihalelerin hukuka aykırı olduğunu göstermiyor. Ancak rekabete açık yöntemlerin ağırlığının azalması, kamu kaynaklarının hangi şirketlere ve hangi koşullarda aktarıldığının daha sıkı denetlenmesini gerektiriyor.
Nitekim Sayıştayın 2024 yılı belediye denetimlerine ilişkin raporlarında dikkat çekici bulgular yer aldı.
AKP yönetimindeki Gaziantep Büyükşehir Belediyesinin 10 dükkân ve yazıhaneyi ihale gerçekleştirmeden kiraladığı, Trabzon Büyükşehir Belediyesinin 158 taşınmazı ihalesiz kullandırdığı, Konya Büyükşehir Belediyesinin ise kira süresi dolan 322 taşınmazı yeni ihale düzenlemeden aynı kiracılara kullandırdığı tespit edildi.
Bu işlemlerdeki mevzuata aykırılıklar, her bir işlemin siyasi yandaşlara çıkar sağlamak amacıyla gerçekleştirildiğini kendiliğinden kanıtlamıyor. Ancak kamu kaynaklarının kullanımında hesap verebilirlik ve eşit rekabet ilkelerinin neden önemli olduğunu somut olarak ortaya koyuyor.
YARDIM BÜTÇESİ 2028’DE 410 MİLYAR LİRAYA DAYANIYOR
Sosyal yardım sisteminin siyasi boyutu tartışılırken gözler şimdiden 2028 yılına çevrildi.
BirGün’ün haberleştirdiği Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bütçe teklifinde yoksullukla mücadele ve sosyal yardımlaşma programına 2027 yılı için 345,2 milyar lira, 2028 yılı için ise yaklaşık 410 milyar lira öngörüldü.
Yıl Öngörülen ödenek 2027 345,2 milyar TL 2028 410,0 milyar TL İki yıllık toplam 755,2 milyar TL
Rakamlar bütçe teklifindeki öngörülerdir, gerçekleşmiş harcama değildir.
2028, mevcut seçim takvimine göre cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinin yapılmasının beklendiği yıl.
Yardım ödeneklerinin artması tek başına seçim amacıyla dağıtım yapıldığını göstermiyor. Ancak geçmişte sosyal yardım ve siyasi rekabet ilişkisini ortaya koyan araştırmalar düşünüldüğünde, bu kaynakların dağıtımındaki şeffaflık daha da önem kazanıyor.
Özellikle hangi bölgelerin, hangi gelir gruplarının ve hangi sosyal yardım programlarının öncelikli olacağı açıkça izlenebilmeli.
Çünkü 410 milyar liralık bir sosyal yardım bütçesinin gerçek sahibi herhangi bir siyasi parti değil, kamu kaynaklarını vergileriyle oluşturan toplumun tamamı.
TRAKYA’DA DA YOKSULLUK ALARM VERİYOR
Yoksulluk yalnızca Türkiye’nin ekonomik açıdan geri kalmış bölgelerine özgü değil.
TÜİK’in 2025 araştırmasına göre Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli’ni kapsayan Trakya bölgesinde göreli yoksulluk oranı % 14,5 olarak hesaplandı. Bölge, kendi gelir dağılımına göre belirlenen yoksulluk sınırı esas alındığında, bu göstergede ülkenin en yüksek oranına sahip oldu.
Bu veri Trakya’nın Türkiye’nin en yoksul bölgesi olduğu anlamına gelmiyor. Ancak sanayinin, tarımın ve ticaretin güçlü olduğu bir coğrafyada gelir eşitsizliğinin ayrıca araştırılması gerektiğini gösteriyor.
Sanayi kentlerinde çalışan işçilerin ücretleri, konut kiraları ve temel yaşam maliyetleri arasındaki ilişki, sosyal yardım ihtiyacının nedenlerini anlamak açısından önem taşıyor.
Ekonomik üretimin yoğun olduğu bir bölgede bile yoksulluk önemli bir sorun olarak kalıyorsa, üretimden doğan gelirin toplumda nasıl bölüşüldüğünü sorgulamak gerekiyor.
YOKSULLUKLA MÜCADELENİN ÖLÇÜSÜ YARDIM KOLİSİ DEĞİL, REFAHTIR
Türkiye’de sosyal yardımların genişlemesi, ihtiyaç sahipleri açısından önemli destekler sağladı. Bu yardımların gelir eşitsizliğini azaltıcı etkisi TÜİK verilerine de yansıyor.
Ancak araştırmanın ortaya koyduğu temel çelişki ortadan kalkmıyor.
AKP’nin uzun iktidarı boyunca milyonlarca hane yardıma ihtiyaç duymaya devam etti. Asgari ücret, dört kişilik ailenin açlık sınırının altında kaldı. Çocukların üçte birinden fazlası yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında yaşadı.
Öte yandan sosyal yardımların siyasi rekabetle bağlantısına ilişkin akademik bulgular, kamu alımlarındaki rekabet kaybı ve liyakat tartışmaları, kaynak dağıtımında siyasi etki ihtimalinin ciddi biçimde denetlenmesi gerektiğini gösterdi.
Bütün bunlar, Türkiye’deki sosyal yardım sisteminin önemli bir siyasi ve ekonomik tartışmanın merkezinde bulunduğunu ortaya koyuyor.
Yoksulluk yalnızca ekonomik bir sonuç değil. İnsanların devlete, kamu kurumlarına ve siyasi aktörlere bağımlılık ilişkilerini de etkileyebilen toplumsal bir koşul.
Bu nedenle yoksulluğu azaltacak politikalar ile mevcut yoksulluğun sonuçlarını yöneten politikalar arasındaki farkı görmek gerekiyor.
Kalıcı çözüm, daha fazla insanın yardım almasıyla değil, güvenceli çalışmanın, insanca ücretlerin, adil gelir dağılımının ve sosyal hakların güçlenmesiyle mümkün.
Ve Türkiye açısından temel soru hâlâ yanıt bekliyor:
Çeyrek asra yaklaşan iktidarın ardından milyonlarca insan devlet yardımına ihtiyaç duyuyorsa, sosyal yardım sisteminin büyüklüğü gerçekten bir başarı göstergesi sayılabilir mi?

KAYNAKLAR
Resmî veriler ve ekonomik araştırmalar
- TÜİK – Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri 2025
- TÜİK – Gelir Dağılımı İstatistikleri 2025
- Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı – Yıllık Faaliyet Raporları
- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı – 2026 Asgari Ücret Verileri
- TÜRK-İŞ Eylül 2026 Açlık ve Yoksulluk Sınırı – Türkiye Denizciler Sendikası
- Sayıştay Dergisi – Mart 2026, Sayı 140
Akademik araştırmalar
- S. Erdem Aytaç – Distributive Politics in a Multiparty System: The Conditional Cash Transfer Program in Turkey
- Ceren Ark-Yıldırım – Political Parties and Grassroots Clientelist Strategies
- OECD – Türkiye Ekonomik İncelemesi 2025
Gazetecilik ve denetim araştırmaları