BU DÜZEN YIKILMALIDIR! Trakya’da AK Parti’li İlçe Başkanı ……… Fotoğrafını Çekip…
Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın medya-yargı-kolluk eliyle içine düştüğü tuhaf tablo günlerdir, haftalardır gözümüzün içine sokuluyor. Kuşkusuz “aşk hayatı”nı, “aile hayatı” ile karıştırmış olması hiç hoş değil. Hele hele yürütmekte olduğu belediye başkanlığı ve ondan önceki milletvekilliği titrini “aşk hayatı”na karıştırarak eğlenceli hale çevirmesi de pek mide kaldırır bir durum değil. Ama ortada duran birkaç soru daha var. Yalım’ın bu uygunsuz yaşantı tercihini ancak “yolsuzluk, irtikâp” iddiasıyla otel baskını yaparak yandaş medyayı kamerayla içeri davet eden devlet görevlileri en hafif tabiriyle suç işlemiş olmadılar mı? Bir başka soru ise ülkemizdeki siyasilerin veya yakınlarının kendi kimliklerini kullanarak Yalım’dan çok daha beterini yapmalarını nereye koyacağız? Eğer sonuna kadar bu haberi takip etme basireti gösterirseniz, halkımız tarafından pek sevilen bir dedikoduyu da duymuş olabilirsiniz. Hatta dedikodudan ziyade herkesin bildiği bir sır. Haydi başlayalım.
Yalım’ı yakından tanımakla başlayalım…
Gelin, Özkan Yalım’ı yakından tanıyalım. Yalım’ın yaşam öyküsünün başlangıç noktası Uşak’ın kırsal kimliğiyle iç içe olan Eşme’dir. Köylüoğlu Köyü’nde doğup büyüyen Yalım, ilk ve orta öğrenimini Uşak’ta tamamladıktan sonra Eşme Lisesi’nden mezun oldu. Kamuya açık biyografilerinde üniversite eğitimine ilişkin bir bilgi yer almamakta; resmi TBMM kaydında eğitim durumu lise mezunu olarak belirtilmektedir.
Özkan Yalım’ın iş hayatı, Türkiye’de başlayan ticari faaliyetlerin ardından Avrupa’ya uzanan bir girişimcilik hikâyesi olarak öne çıkar. CHP’nin resmi özgeçmişine göre lise mezuniyetinden sonra 5 yıl Türkiye’de kendi adına ticaretle uğraştı. Ardından 1990 yılında Belçika’ya gitti. Kamuya açık biyografi kaynaklarında, Belçika’da başlangıçta çalışarak ticaret hayatına adım attığı, daha sonra nakliye alanına yöneldiği aktarılmaktadır.
İş yaşamının önemli başlıklarından biri Avrupa bağlantılı taşımacılık faaliyetleridir. Bazı biyografi kaynaklarında, Belçika’da az sayıda araçla başlayan nakliye işini zamanla genişlettiği, daha sonra Bulgaristan’ın Avrupa Birliği’ne girmesiyle birlikte bölgede lojistik alanındaki imkânları değerlendirdiği ve Bulgaristan’da da şirketleşmeye gittiği aktarılmaktadır. Bu detaylar resmi TBMM kaydında ayrıntılı biçimde yer almamakla birlikte, çeşitli biyografi kaynaklarında Yalım’ın ticari büyüme hikâyesinin parçası olarak anlatılmaktadır.
Türkiye’de ise özellikle nakliye, iş makinesi ve akaryakıt sektörü üzerinden ticari faaliyetlerini sürdürdü. Kamuya açık biyografi kaynaklarında, 2008 yılında Uşak’ın Sivaslı ilçesinde yatırım yaptığı, akaryakıt istasyonu açtığı ve daha sonra farklı sektörlerde yatırımlarını genişlettiği bilgileri yer almaktadır.
Siyasete Girişi ve CHP Kariyeri
Özkan Yalım’ın siyasi kariyeri Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altında şekillendi. İş dünyasındaki deneyiminin ardından aktif siyasete yönelen Yalım, CHP’den Uşak milletvekili adayı oldu ve 25., 26. ve 27. dönemlerde CHP Uşak Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yaptı.
Milletvekilliği dönemi, Yalım’ın yerel siyasetçi kimliğini ulusal siyaset sahasına taşıdığı dönemdir. TBMM kayıtlarına göre 26. dönemde Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu çalışmalarında görev aldı. Ayrıca çok iyi düzeyde Fransızca ve Bulgarca bildiği resmi kayıtlarda yer almaktadır.
Yalım’ın siyasi çizgisinde Uşak merkezli yerel kalkınma, esnaf, sanayi, ticaret, ulaşım ve ekonomik hayatla ilgili konuların öne çıktığı görülür. Lojistik ve akaryakıt sektörlerinden gelen iş insanı kimliği, siyasette de ekonomik meselelerle ilgilenen bir profil oluşturmasına zemin hazırladı.
Oysa Ne Gerek Vardı…
Özkan Yalım anlaşılıyor ki, bu hayatta dişiyle, tırnağıyla, zekâsıyla ticaret hayatının kapılarını zorlamış. Başarılı da olmuş. Kazandığını insanlara, yöresine yatırım olarak katarak katlamış. Bu dünyada, dünya malıyla pek işi kalmamış anlaşılan. Tam da bu noktada siyasette iddia koymuş. 2015 yılında CHP’den milletvekili olmuş. 2015’te 7 Haziran ve 1 Kasım tekrar seçimlerini tek seçim olarak kabul edecek olursak, iki dönem Uşak milletvekilliği yapmış. Kim bilir belki de dokunulmazlık, çakarlı araba ve itibar yıldız gibi parlayan “aşk hayatı” için pek kıymetliydi milletvekilliği… Belki de siyaseti gerçekten vatanı, milleti için aşkla yapıyordu ama bu işe “aşk hayatı”nı karıştırmaması gerektiğini idrak edememişti. Milletvekilliği doyumuna da ulaşınca bu defa artık “Eski Türkiye”dekinden daha itibarlı olan belediye başkanlığı koltuğuna oturmak istemiş.
İnsan sormadan edemiyor, “Elinde onca güç varken, aşk hayatını cilalamak için neden siyasete girdin?” veya “Gerçekten vatan/millet için siyasete girdiysen neden kendine çeki düzen vermedin?” Çok yazık… Ne gerek vardı Özkan Bey, değer miydi?
İlk Taşı En Masum Olan Atsın
Ancak yazık olan başka bir şey var. Bu şekilde pespaye bir durumda olmayan çok az erkek siyasetçi olduğunun farkında mısınız? Siyasi parti veya ideoloji ayırt etmeksizin, dünya nimetlerine, sapkınlığa, ahlaksızlığa, şuursuzluğa düşen o kadar çok insan var ki bu ülkede… İnsanlar kendi özel hayatlarında, başka kimseyi rahatsız etmeden, zor koşmadan, baskılamadan, gönüllü biçimde ne isterlerse yaşayabilirler. Bunda hiçbir sorun yok. Ancak milletten aldığı gücü ve makamı kullanarak, bunu bir baskı aracı olarak kullanarak, dahası insanları zor altına almaya çalışarak bunu yapmak rezilce değil midir? Yalım, siyasete bulaşmasa bu yaşadıklarını yaşardı. Kimse de gıkını bile çıkaramazdı.
Ancak siyaseti dokunulmazlığıyla, çakarlı aracıyla, itibar kılıfıyla kişisel yaşantısı için bir kalkan olarak kullanmak kabul edilebilir bir durum değil. Hele hele CHP gibi ülkenin kaderini değiştirmek zorunda olan, umut olmak zorunda olan bir siyasi yapıda asla kabul edilemez.
Bu ülkenin, hatta dünyanın siyasetçiler tarihi rezalet sayfalarıyla doludur. Ama kimse konuşmak istemez. Kimse konuşamaz. Çünkü bu rezil diye tabir edilen şeylere öteden beriden hepsi bir şekilde bulaşmıştır. Bunu ört bas etmek içinse muktedir ne isterse onu yapar.
Örneğin geçmişte Epstein iğrençliklerine bulaşmış olan Trump sırf gündem değiştirmek için Ortadoğu’yu kana bulayabilir. Tüm dünyada petrol ve yoksulluk dengesini alt üst edebilir. Tüm dünyanın gıkını çıkarmadan izlemek durumunda kaldığı gerçeklere kim ne diyebilir ki?
AK Parti Sütten Çıkmış Ak Kaşık mı?
Bütün bunlar olurken… AK Parti sütten çıkmış ak kaşıktır. Neden? Çünkü konsolide edilen konvansiyonel basın zaten parti içinde olan biteni yazmaz. Partili yöneticilerin karıştıkları rezaletler dile getirilmez. Yandaş basındaki kişiler ancak birbirleri hakkında gerektiğinde kullanılmak üzere belge ve bilgi biriktirir. Gerektiğinde ve iktidar izin verdiğinde de şüyu vukuundan beter biçimde bunları kullanır.
Gazetecilik ilkelerini düstur edinenlerse toplumu ilgilendirmeyen kişisel durumlar suç unsuru içerse bile eğer magazin gazeteciliği yapılmıyorsa bunların adli mercilerin ilgi alanında olması gerektiğini savunur. Ancak günümüzde adli mercilerin de ne kadar suç unsurunu, ne kadar magazini takip ettiği epey flu bir alan halini aldı.
AK Parti’de Bunların Alası Yaşanmıyor mu?
Öte yandan hiç mi yok AK Parti’de bu alengirli işler? Olmaz olur mu? Hem de gırla… Daha birkaç ay önce Trakya’da bir AK Parti ilçe başkanının taciz iddiaları o ilçeyi sarstı. Bu cümlenin ardından Trakya’da yaşayanların en az yarısının “Bu olsa olsa bizim ilçede” olmuştur diye mırıldandığını kestirmek pek zor değil.
Ne oldu o ilçede? O ilçe başkanının tuhaf tuhaf fotoğraflarını cep telefonundan genç bir kadına attığı iddia ediliyor. Ama öyle böyle tuhaf fotoğraflar değil… Genç kadın da fotoğrafları gerisin geriye o ilçe başkanının karısına göndermiş. İddia o ki haliyle deliye dönen eş de fotoğrafları AK Parti Genel Merkezi’ne yansıtmış.
Akabinde ne oldu? İlçe Başkanı sağlık sorunlarını gerekçe göstererek görevden affını istedi. Siz bunu “Genel Merkez yaka paça görevden aldı” diye de okuyabilirsiniz. Daha tuhaf olan şey ilçenin CHP’li belediye başkanı ve bir oda başkanı harcandığını düşündükleri AK Parti ilçe başkanına bu süreçte kefil oldu. Ancak oda başkanının oğlunun belediyedeki evli kadınla ilişkisi iddiaları gündeme düşünce, kendi dertlerine düştüler. İktidar partisinin ilçe başkanı değişti. Yerine muhafazakar görünümlü ama kumarhanede çekilmiş fotoğraflarının olduğu iddia edilen başka bir zat geldi. CHP’li belediye başkanı bu sefer onunla kanka oldu. Kendi partisinin binasından çok uğrar oldu AK Parti ilçe başkanlığı binasına… Rezalet, değil mi?

Bu olayı, bu yaşananların hepsini o ilçede yaşayan herkes biliyor ve konuşuyor. Ancak bu iddia boyutunu halk nezdinde aşmış durum herkesin bildiği bir sır olarak belki de çoktan unutulmaya yüz tuttu bile… Çünkü her geçen gün daha rezil bir gerçekle irkiliyoruz.
Yukarıdaki satırlar Cem Yılmaz’ın “Hani biz marjinaldik?” repliğini hatırlatıyor. Velhasıl, elbette durumunu asla tasvip etmeyeceğimiz Özkan Yalım konusunda netiz. Ancak türlü türlü öykülerin olduğu bir durumda sizce de Yalım biraz masum kalmıyor mu? En azından sırf hayattaki bu hatasını açığa çıkarmak için yolsuzluk suçlamasıyla otel odasının kapısının kırılması haksızlık gibi durmuyor mu? Ortalıkta bunca kirli durum varken üstelik…
Peki Güç Kimdeyse Ahlak da Ona mı Çalışıyor?
İşte tam da burada asıl meseleye geliyoruz. Bu ülkede ahlak, hukuk, namus, aile, kadın, genç kız, masumiyet, özel hayat, kamu görevi gibi kavramlar gerçekten herkes için aynı anlamı mı taşıyor? Yoksa güç kimdeyse ahlak onun elinde kırbaç, hukuk onun elinde sopa, medya onun elinde infaz mangası mı oluyor?
Özkan Yalım’ın otel odasının kapısını kıran bu düzen, nedense yıllardır bu ülkenin vicdanına çivilenmiş dosyaların kapısını aynı iştahla kıramıyor. Kamera oraya sokulamıyor. Polis oraya koşturulamıyor. Savcı orada aynı hızla refleks gösteremiyor. Yandaş medya orada sabaha kadar yayın yapamıyor. Çünkü mesele gerçekten ahlak değil. Mesele gerçekten kadın değil. Mesele gerçekten kamu görevi değil. Mesele gerçekten suçla mücadele hiç değil.
Mesele, kimin korunacağına ve kimin parçalanacağına karar veren kirli bir iktidar terazisi.
Gülistan Doku dosyası bunun en ağır, en yakıcı, en utanç verici örneklerinden biri olarak ortada duruyor. Tunceli’de bir genç kadın kayboldu. Bir aile yıllarca “Kızımız nerede?” diye haykırdı. Kadın örgütleri yıllarca “Gülistan Doku’ya ne oldu?” diye sordu. Dosyada çelişkiler, gecikmeler, eksik bırakılan işlemler, tartışmalı aramalar, kamu görevlilerinin sorumluluğuna dair iddialar konuşuldu durdu. Yıllar sonra dosyanın yeni deliller ve tanık beyanlarıyla yeniden hareketlenmesi, kamuoyunun yıllardır boşuna bağırmadığını gösterdi. Gülistan Doku dosyasında 2026’da aralarında dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in de bulunduğu isimlerin tutuklandığı, soruşturmanın “kasten öldürme” ve “delil gizleme” başlıklarıyla yeni bir aşamaya taşındığı haberleştirildi.
Şimdi sormayalım mı?
Bir belediye başkanının uygunsuz özel hayatı için otel kapısı kırılabiliyorsa, Gülistan Doku’nun akıbeti için neden yıllarca aynı kapılar kırılmadı? Bir muhalefet belediye başkanı için kamera, polis, medya ve yargı aynı anda seferber edilebiliyorsa; bir genç kadının kaybolduğu dosyada neden yıllarca karanlık büyüdü? Bu ülkenin devleti, bir kadının kaybolduğu dosyada mı daha ağır davranmalıydı, yoksa bir siyasetçinin özel hayatını magazinleştirmekte mi?
Bu soruların cevabı acı ama açık: Bu ülkede bazı kadınların adı dosya, bazı erkeklerin adı zırh oluyor.
Yeldana Kaharman dosyası da aynı karanlık iklimin hafızalardan silinmeyen başlıklarından biridir. Elazığ’da şüpheli şekilde yaşamını yitiren genç bir kadının adı, kamuoyunun gündemine Mehmet Ağar’ın oğlu Tolga Ağar’a ilişkin iddialarla geldi. Bu iddialar yargı kararlarıyla hükme bağlanmış bir gerçeklik olarak değil, kamuoyunda tartışılan, haberleri erişim engelleriyle karşılaşan, kadın örgütlerinin aydınlatılmasını istediği ağır bir dosya olarak hafızalara kazındı. Yeldana Kaharman’ın ölümüyle ilgili haberlerin erişime engellendiği, gazetecilerin bu dosyayı gündeme getirdikleri için yargı baskısıyla karşılaştığı süreçler yaşandı.

Peki burada da sormayalım mı?
Bu ülkenin yargısı, medyası, kolluğu, siyaseti neden güçlü erkeklerin çevresinde dolaşan şüpheli kadın ölümlerinde böyle temkinli, böyle ürkek, böyle yavaş, böyle dilsiz kesiliyor? Neden bazı dosyalarda devlet aslan kesiliyor da bazı dosyalarda dut yemiş bülbüle dönüyor? Neden bir muhalefet belediye başkanının mahremiyeti paramparça edilirken, iktidara yakın isimlerin çevresinde dönen ağır iddialar erişim engelleriyle, sessizlikle, zaman aşımı duygusuyla boğuluyor?
Demek ki mesele ahlak değilmiş. Demek ki mesele kadınların onuru hiç değilmiş. Demek ki mesele kamu görevinin saygınlığı da değilmiş. Mesele düpedüz iktidar düzeninin bekasıymış.
Bu düzen, kadını korumuyor. Bu düzen, güçlü erkeği koruyor.
Bu düzen, genç kadınların çığlığını duymuyor. Bu düzen, makam odalarının, koruma araçlarının, siyasetçi çocuklarının, nüfuz sahibi ailelerin çevresine görünmez duvarlar örüyor.
Bu düzen, adalet istemiyor. Bu düzen, kendi adamına zırh; karşısındakine linç istiyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2025 yılı verilerine göre Türkiye’de en az 294 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Bu rakamlar kuru istatistik değildir. Bu rakamlar, her gün biraz daha çürüyen bir toplumsal düzenin adli tıp raporudur.
Ve bu ülkede asıl utanılması gereken şey, yalnızca kadın cinayetleri değildir. Asıl utanılması gereken şey, kadın cinayetlerinin ardından kurulan o resmi suskunluktur. Şüpheli ölümlerin üstüne çöken sis perdesidir. Dosyaların “intihar” kolaycılığıyla kapatılmak istenmesidir. Ailelerin yıllarca adliye kapılarında çürütülmesidir. Kadınların yaşarken korunmaması, öldükten sonra da hakikatlerinin korunmamasıdır.
Bu yüzden Özkan Yalım meselesi yalnızca bir siyasetçinin özel hayatı meselesi değildir. Bu mesele, Türkiye’de ahlakın nasıl siyasallaştırıldığının, hukukun nasıl seçici işletildiğinin, medyanın nasıl infaz aracına çevrildiğinin göstergesidir.
Evet, Özkan Yalım’ın yaptığı doğru değildir. Evet, bir kamu görevlisi makamını, unvanını, gücünü, itibarını kişisel ilişkilerine sermaye yapıyorsa bunun savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Ama aynı ülkenin siyasal düzeninde genç kadınlar şüpheli biçimde ölüyor, kayboluyor, aileler yıllarca hakikat arıyor, güçlü isimlerin adı geçen dosyalar karartılıyor, haberler engelleniyor, gazeteciler yargılanıyor ve bütün bunların üzerine koca bir iktidar düzeni susuyorsa; kusura bakmayın, burada ahlak dersi verecek en son kişiler bu düzenin sahipleridir.
Çünkü ahlak, muhalefeti rezil etmek için kamera eşliğinde otel basmak değildir.
Ahlak, Gülistan Doku’nun akıbetini sonuna kadar sormaktır.
Ahlak, Yeldana Kaharman dosyasındaki bütün karanlık noktaların üzerine gitmektir.
Ahlak, kadınların ölümünü güçlü erkeklerin kariyerinden daha önemsiz görmemektir.
Ahlak, bir kadının çığlığını, bir siyasetçinin soyadından daha değersiz saymamaktır.
Ahlak, iktidara yakın olana zırh, muhalif olana kelepçe takmak değildir.
Bu ülkenin esas çürümesi de tam burada başlıyor. Erkek egemen siyaset, kendi ahlaksızlığını ahlak nutuklarıyla örtüyor. Güçlülerin rezaleti “özel hayat” oluyor; muhalifin hatası “operasyon” oluyor. Güçlü erkeğin çevresindeki kadın ölümü “şüpheli dosya” olarak yıllarca karanlıkta kalıyor; muhalifin mahremiyeti birkaç saat içinde manşete çekiliyor.
Bunun adı adalet değildir.
Bunun adı ahlak değildir.
Bunun adı devlet ciddiyeti hiç değildir.
Bunun adı, çürümüş bir iktidar düzenidir.
Ve bu düzenin AK Partisi, CHP’si, MHP’si kalmamıştır. Çare, bu düzenden kopuştadır. Çare, bu kahrolası düzeni ve kirli aktörlerinin hepsini yerin dibine sokmaktır.
Evet, bu düzen değişmelidir.
CHP lideri Özgür Özel eğer müesses nizamdan sıyrılmakta samimiyse bu sloganla yürümelidir:
“EVET, BU DÜZEN YIKILMALIDIR!”