Turan Emeksiz: Bir Yürüyüş Eylediler Sabahtan…
28 Nisan 1960, yalnızca İstanbul Üniversitesi’nde yaşanan bir öğrenci protestosunun tarihi değildir. O gün, iktidarın basını susturmak, muhalefeti kuşatmak, üniversiteyi hizaya çekmek ve gençliği korkutmak istediği bir anda, Türkiye’nin ilerici damarının sokağa, kampüse ve tarihe düştüğü gündür. Turan Emeksiz’in adı, bu yüzden yalnızca bir gencin adı değil; baskıya karşı ayağa kalkan bir ülkenin hafızasıdır.
Bir ülke, bir gençlik ve yaklaşan fırtına
Bugün 28 Nisan 2026.
Tam 66 yıl önce, 28 Nisan 1960’ta İstanbul Üniversitesi’nde yükselen ses, Türkiye siyasal tarihinin en sarsıcı dönemeçlerinden birine dönüştü. Demokrat Parti iktidarının son döneminde giderek sertleşen siyasal atmosfer, basına, muhalefete, üniversiteye ve aydınlara yönelen baskılarla ağırlaşmıştı. Bu baskı düzeninin en somut adımlarından biri, 18 Nisan 1960’ta kurulan Tahkikat Komisyonu oldu. Komisyon, yalnızca bir Meclis araştırma mekanizması değildi; muhalefeti, basını ve siyasal itirazı denetim altına almak üzere olağanüstü yetkilerle donatılmıştı. TBMM’de kabul edilen yetki yasası, komisyona yayınları yasaklama, hükümetin tüm araçlarından yararlanma ve aldığı kararlara karşı gelenlere ağır hapis cezaları öngörme imkânı tanıyordu.

Bu tablo, Türkiye’nin henüz çok partili yaşama geçiş sancılarını yaşadığı bir dönemde, iktidarın sandıktan aldığı gücü toplumun bütün alanlarını denetleme yetkisi gibi görmeye başladığını gösteriyordu. Basın susturulmak isteniyor, üniversite sindirilmek isteniyor, muhalefet suçlu ilan ediliyor, gençlik ise “düzen bozucu” olarak hedefe konuluyordu.
Oysa Cumhuriyet’in kuruluşundan yalnızca birkaç on yıl geçmişti. Bu ülke, daha yüz yıl önce saltanatın, hilafetin, kulluk düzeninin, cehaletin ve teslimiyetin karşısına halk egemenliği, yurttaşlık, laiklik, bilim, kamuculuk ve modernleşme iddiasıyla çıkmıştı. Türkiye’nin ilerici atılımı tamamlanmamış, eksikleriyle, çelişkileriyle, yarım kalmışlıklarıyla hâlâ mücadele isteyen bir süreçti. Ama o atılım, topluma bir şey öğretmişti: Bu ülkenin gençliği, boynuna geçirilen zinciri kader sanmayacaktı.
Tahkikat Komisyonu: Baskı düzeninin siyasal adı
28 Nisan’ı anlamak için önce 27 Nisan’ı, 18 Nisan’ı ve hatta Demokrat Parti iktidarının son yıllarındaki siyasal iklimi görmek gerekir. Demokrat Parti, 1950’de iktidara geldiğinde “özgürlük” ve “demokrasi” söylemiyle geniş bir toplumsal destek kazanmıştı. Fakat iktidar yılları ilerledikçe, özellikle ekonomik sıkışma, toplumsal huzursuzluk ve muhalefetin güçlenmesi karşısında, iktidarın dili sertleşti; devlet aygıtı muhalefeti bastırmanın aracı haline getirildi.
Tahkikat Komisyonu, bu sertleşmenin doruk noktasıydı. Komisyon yalnızca CHP’yi değil, muhalif basını da hedef alıyordu. Yayın yasakları, soruşturma yetkileri, siyasal faaliyeti sınırlama hamleleri ve Meclis çoğunluğunun yargı benzeri yetkilerle donatılması, olağan demokratik sınırların dışına çıkıldığını gösteriyordu. Akademik çalışmalarda da bu komisyonun “araştırma” sınırını çok aştığı, muhalefeti sindirme amacı taşıdığı ve 1924 Anayasası ile TBMM İçtüzüğü bakımından ciddi sorunlar doğurduğu belirtilmektedir.

İşte 28 Nisan, böyle bir siyasal kuşatmanın içinden doğdu.
Bir iktidar, gençliği susturabileceğini sandı. Üniversiteyi polis zoruyla hizaya sokabileceğini düşündü. Basını kapatınca hakikatin de kapanacağını zannetti. Muhalefeti susturunca memleketin susacağını sandı.
Ama Türkiye tarihinde defalarca görüldüğü gibi, baskı bazen itaati değil, isyanı büyütür.
İstanbul Üniversitesi’nde patlayan öfke
28 Nisan 1960 sabahı İstanbul Üniversitesi öğrencileri, Tahkikat Komisyonu’na ve iktidarın baskıcı politikalarına karşı protesto için toplandı. Üniversite yalnızca dersliklerden, amfilerden, koridorlardan ibaret değildi artık. O gün üniversite, ülkenin vicdanı haline geldi.
Polisin kampüse girmesiyle gerilim büyüdü. Öğrencilerle güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşandı. Dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın öğrencilere yönelik müdahaleye karşı çıktığı, polisin üniversiteye girmesine tepki gösterdiği ve kendisinin de şiddete maruz kaldığı aktarılır. Bu, yalnızca öğrenciye değil; üniversite özerkliğine, bilime, akla ve kamusal haysiyete yönelmiş bir saldırı olarak hafızalara kazındı.
Olaylar kampüsten Beyazıt Meydanı’na taştı. Polis ateş açtı. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz, vurularak hayatını kaybetti. O gün çok sayıda öğrenci yaralandı, gözaltına alındı. 28 Nisan, bu nedenle Türkiye siyasal hafızasında “Kanlı Perşembe” olarak anıldı.
Turan Emeksiz’in ölümü, bir kişinin ölümü değildi. İktidarın karşısına dikilen gençliğe verilen kanlı bir yanıttı. Devletin polisi, bir üniversite öğrencisini vurmuştu. Bu ülkenin gençlerinden biri, daha yirmisine varmadan, hürriyet talebinin ortasında yere düşmüştü.
Turan Emeksiz kimdi?
Turan Emeksiz, 1940 yılında Malatya’nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Gündüzbey’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisiydi. 28 Nisan 1960’ta Beyazıt’ta vurulduğunda henüz çok gençti. Onu tarihsel bir simgeye dönüştüren şey, bir siyasal lider, bir örgüt yöneticisi ya da bir hatip olması değildi. Onu simge yapan şey, Türkiye gençliğinin en yalın hak talebinin tam ortasında öldürülmesiydi.
Bu yüzden Turan Emeksiz adı, yalnızca bir biyografiyle anlatılamaz. Onun adı, üniversite kapısına dayanan polisin karşısında gençliğin onurudur. Onun adı, basın susturulduğunda duvara yazılan cümledir. Onun adı, “Bu memleket sahipsiz değildir” diyenlerin ortak hafızasıdır.
28 Nisan’dan 27 Mayıs’a: Sokaktan rejim krizine
28 Nisan olayları yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmadı. 29 Nisan’da Ankara’da da öğrenciler protestolara başladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin gösterileri, iktidara karşı tepkinin ülkenin başka merkezlerine de yayıldığını gösterdi. 28 Nisan’dan sonra İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi; üniversitelerde derslere ara verildi. Ancak baskı, öfkeyi söndürmedi; aksine büyüttü.
Bu süreç, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine giden yolun önemli dönemeçlerinden biri olarak anılır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken tarihsel nokta şudur: 28 Nisan’ın anlamı, askeri müdahaleyi yüceltmekte değil; toplumun, özellikle gençliğin ve üniversitenin otoriterleşmeye karşı yükselttiği itirazı görmekte yatar.
Çünkü halk hareketlerinin, öğrenci direnişlerinin, üniversite özerkliği mücadelesinin ve basın özgürlüğü talebinin tarihsel meşruiyeti başka; bu toplumsal enerjinin daha sonra askeri bir müdahaleye bağlanarak yeniden devlet katında biçimlendirilmesi başkadır.
28 Nisan’ın asıl sahibi, postal değil; öğrencidir.
28 Nisan’ın asıl öznesi, darbe bildirisi değil; meydanda vurulan gençtir.
28 Nisan’ın gerçek mirası, iktidar değişimi değil; hürriyet için ayağa kalkan toplumsal iradedir.

Soldan bakınca 28 Nisan ne anlatır?
28 Nisan’a soldan bakmak, olayı yalnızca “Demokrat Parti karşıtı öğrenci eylemi” diye okumamak demektir. Daha derindeki çatışmayı görmek gerekir.
Bu çatışma, halkın emeğiyle kurulan bir ülkenin nimetlerine kimlerin el koyacağı çatışmasıdır. Bu çatışma, eğitimin özgür yurttaş mı yoksa itaatkâr kitle mi yetiştireceği çatışmasıdır. Bu çatışma, basının hakikati mi yazacağı yoksa iktidarın bülteni mi olacağı çatışmasıdır. Bu çatışma, üniversitenin bilim yuvası mı yoksa iktidarın emir eri mi olacağı çatışmasıdır.
Turan Emeksiz’in vurulduğu yer, yalnızca Beyazıt değildir. O kurşun, üniversiteye, gençliğe, kamusal akla, toplumun ilerici damarına sıkılmıştır.
Türkiye’de gericilik, tarih boyunca yalnızca dinî söylemle ya da gelenekçilikle var olmadı. Bazen sandık çoğunluğuna yaslandı. Bazen “milli irade” diyerek hukuku ezdi. Bazen “asayiş” diyerek gençliği dövdü. Bazen “devletin bekası” diyerek basını susturdu. Bazen “ahlak” diyerek kadınları, gençleri, emekçileri, aydınları hizaya sokmaya çalıştı.
28 Nisan bize şunu gösterir: Gericilik, yalnızca geçmişe özlem değildir; toplumun geleceğine el koyma girişimidir.
Bu nedenle Turan Emeksiz’in mirası, yalnızca bir anma töreniyle sınırlanamaz. Onun mirası; üniversiteye kayyum zihniyetiyle bakılmasına, gençliğin polis barikatlarıyla terbiye edilmesine, basının susturulmasına, halkın yoksulluğa mahkûm edilmesine, ülkenin bütün ilerici birikiminin karanlığa teslim edilmesine karşı diri tutulması gereken bir tarihsel çağrıdır.
Gençlik neden hep hedefte?
Çünkü gençlik, iktidarların en çok korktuğu şeyi taşır: Henüz teslim alınmamış bir gelecek duygusunu.
Gençlik, düzene alışmamıştır. Gençlik, çürümenin “normal” sayılmasına kolay razı olmaz. Gençlik, sarayların, komisyonların, yasakların, polis coplarının, sansür kararlarının kalıcı olduğuna inanmaz. Bu yüzden otoriter iktidarlar gençliği ya satın almak ya susturmak ya da korkutmak ister.
28 Nisan 1960’ta da hedefte gençlik vardı. Çünkü gençlik, Tahkikat Komisyonu’nun yalnızca CHP’ye ya da basına yönelik olmadığını sezmişti. O komisyonun aslında bütün topluma yöneldiğini görmüştü. Bugün bir gazeteyi susturanın yarın bir üniversiteyi, ertesi gün bir sendikayı, sonra bir mahalleyi, sonra bütün ülkeyi susturacağını anlamıştı.
Turan Emeksiz bu yüzden yalnızca kendi kuşağının değil, kendisinden sonra gelen bütün kuşakların simgesidir.
Denizlerin, Mahirlerin, İboların, 1970’lerin devrimci gençliğinin; 1980 sonrasının karanlığına rağmen ayakta kalanların; 1990’larda üniversite kapılarında direnenlerin; 2000’lerde meydanları dolduranların; Gezi’de ağaca, kente, özgürlüğe, yaşama sahip çıkanların hafızasında Turan Emeksiz’in gölgesi vardır.
Bu gölge karanlık bir gölge değildir. Yol gösteren, yüzünü aydınlığa çeviren, “bir genç düştü ama gençlik susmadı” diyen bir gölgedir.
Cumhuriyet’in yarım kalan ilerici vaadi
Türkiye, yüz yıl önce büyük bir tarihsel atılım yaşadı. Saltanat yıkıldı. Hilafet kaldırıldı. Yurttaşlık fikri doğdu. Kadınların kamusal hayata katılımının önü açıldı. Eğitimde laikleşme, hukukta modernleşme, bilimsel düşünce ve halk egemenliği fikri bu ülkenin kaderini değiştirdi.
Ama bu atılım hiçbir zaman tamamlanmadı. Köyde yoksulluk sürdü. İşçi sınıfı uzun süre siyasal haklarından mahrum bırakıldı. Toprak düzeni değişmedi. Sermaye ve devlet arasındaki ilişki halkçı bir düzene dönüşmedi. Laiklik çoğu zaman toplumun özgürleşmesi yerine devletin kontrol alanı olarak daraltıldı. Halk egemenliği ise sık sık sandıkla sınırlı, seçkinlerin ya da güçlülerin denetiminde bir araç haline getirildi.
Bu eksiklikler, gericiliğe alan açtı. Gericilik, yalnızca karanlık fikirlerle değil; yoksullukla, çaresizlikle, eğitimsizlikle, örgütsüzlükle, korkuyla beslendi. Halkın emeğiyle kurulan ülkenin olanakları halka değil, imtiyazlı çevrelere aktıkça; gençlerin geleceği daraldıkça; üniversiteler özgür düşünce yerine itaat mekanizmasına dönüştürülmek istendikçe, gericilik kendini yeniden üretti.
Turan Emeksiz’in mirası tam da burada anlam kazanır. O miras, Cumhuriyet’in ilerici vaadini halkçı, özgürlükçü, eşitlikçi ve kamucu bir çizgide yeniden kurma çağrısıdır.
Bugüne düşen görev
Bugün 28 Nisan’ı anmak, yalnızca geçmişe saygı değildir. Bugünü anlamaktır.
Bugün de basının üzerinde baskı varsa, 28 Nisan günceldir.
Bugün de üniversiteler özgür değilse, 28 Nisan günceldir.
Bugün de gençler geleceklerini yurtdışında aramak zorunda kalıyorsa, 28 Nisan günceldir.
Bugün de emekçiler yoksullaşırken bir avuç çevre zenginleşiyorsa, 28 Nisan günceldir.
Bugün de laiklik, bilim, kadın özgürlüğü, kamusal eğitim ve halk egemenliği hedef alınıyorsa, 28 Nisan günceldir.
Turan Emeksiz’i anmak, yalnızca bir karanfil bırakmak değildir. Onu anmak; gençliğin söz hakkını savunmak, üniversitenin özerkliğini savunmak, basının özgürlüğünü savunmak, halkın ekmeğini savunmak, Cumhuriyet’in ilerici damarını yeniden ayağa kaldırmak demektir.
Turan Emeksiz’in mirası karanlığa izin vermez
Turan Emeksiz’in kanı, bu ülkenin hafızasına şu cümleyi yazdı: Gençliği susturamazsınız.
Bu ülke, daha yüz yıl önce tarihin en büyük ilerici atılımlarından birini yaşadı. Küllerinden bir Cumhuriyet çıkardı. Kulluktan yurttaşlığa yürüdü. Sarayın gölgesinden halk egemenliğine uzandı. Cehaletin karanlığından bilimin ışığına yöneldi. Eksik kaldı, yarım kaldı, engellendi, saptırıldı; ama o damar hiç kurumadı.
İşte Turan Emeksiz, o damarın adıdır.
Gericilik, bu topraklarda sonsuza kadar hüküm süreceğini sanmasın. Çünkü bu ülkenin belleğinde 28 Nisan vardır. Beyazıt’ın taşlarında gençliğin ayak izi vardır. Üniversite kapılarında özgürlüğün sesi vardır. Halkın yüreğinde eşit, laik, özgür ve aydınlık bir ülke özlemi vardır.
Turan Emeksiz’in mirası, korkunun karşısına cesareti, karanlığın karşısına bilimi, teslimiyetin karşısına gençliği, gericiliğin karşısına Cumhuriyet’in tamamlanmamış ilerici yürüyüşünü koyar.
Ve o miras bugün hâlâ şunu söylüyor:
Bu ülke karanlığa teslim olmayacak.
Bu halk diz çökmeyecek.
Bu gençlik susmayacak.
Bu topraklarda gericilik sonsuza kadar hüküm süremeyecek.
Çünkü Turan Emeksiz düştüğü yerde yalnızca bir genç olarak kalmadı; Türkiye’nin aydınlık geleceğine verilmiş bir söz oldu.
Beyazıt Meydanı’ndaki Ölü
Bir ölü yatıyor
on dokuz yaşında bir delikanlı
gündüzleri güneşte
geceleri yıldızların altında
İstanbulda, Beyazıt Meydanında.
Bir ölü yatıyor
ders kitabı bir elinde
bir elinde başlamadan biten rüyası
bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında
İstanbulda, Beyazıt Meydanında.
Bir ölü yatıyor
vurdular
kurşun yarası
kızıl karanfil gibi açmış alnında
İstanbulda, Beyazıt Meydanında.
Bir ölü yatacak
toprağa şıp şıp damlayacak kanı
silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip
zaptedene kadar
büyük meydanı.
Nazım Hikmet, Mayıs, 1960
HÜRRİYET KAVGASI
Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,
dalga dalga aydınlık oldular,
yürüdüler karanlığın üstüne.
Meydanları zaptettiler yine.
Beyazıt’ta şehit düşen
silkinip kalktı kabrinden,
ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını
yıktı Şahmeran’ın mağarasını.
Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.
Nazım Hikmet, 1962
TURAN EMEKSİZ
Bir yürüyüş eylediler sabahtan
Ilgıt ılgıt kan gider loy loy!
Dayan dizlerim dayan!
Ağla gözlerim ağla!
Namlu puşt olmuş, atayağı puşt.
Yine düşman elindeydi vatan
Bir oğul çıktı Malatya’dan:
Anası Yılmaz çağırırdı
Haram süt emmemişti anadan.
Ve Beyazıt derler bir büyük alan
Düşman sarmıştı sağı solu
Düşman çok, cephane yoktu.
Yetişmemişti daha Cemal Paşa kolu
Amandı el aman!
Tank paletleriydi alanda dönen
Kusan namlularda, kalleş ölümcül
Ve vuran ve kıran ve haykıran
Malatyalı şöyle baktı bir
Ana baba günüydü herhal
Her yönde toz duman!
Vay anam vay!
Bu belalı başınan
Kime ne diyem
Kime ne diyem
Nerelere gidem
Ya derdime derman
Ya katlime ferman!
Başı daralınca Yılmaz’ın
Baktı atacak taşı yoktu
Baktı eli durmuş, ayağı durmuştu
Vurulmuştu.
Çıkardı yüreğini kan içinde
Çarptı kötünün kafasına
Hay bu nasıl devran?
28
Nisandı
Yavri
Hey!
Ham
Meyveyi
Kopardılar
Dalından.
Enver GÖKÇE
Nazım Hikmet ve Enver Gökçe’nin efsaneleşen şiirleri zaman içerisinde Timur Selçuk ve Ahmet Kaya gibi müzisyenler tarafından bestelendi ve devrimcilerin diline pelesenk olan marşlara dönüştü. Zaman içerisinde farklı sanatçılar tarafından seslendirildi.