Önce, Atatürk’ü Geri Alacağız! – Hareket Zamanı 2
Cumhuriyet Halk Partisi, Kuruluş Savaşı ve Atatürk’le başlayan tarihsel süreci içinde sürekli iki eksenli bir temel üzerinde şekillendi. Taban hareketi olarak toplumun en yurtsever, en ilerici, en fedakâr ve en dinamik halk kesimlerinin desteğini alan CHP, yönetim konusundaysa bürokratik, hantal, ben merkezci, alttakini önemsemeyen ve “küçük olsun, benim olsun” zihniyetine takılmaktan kendini çoğu zaman kurtaramadı. Bu yüzden CHP dar çevrelerin, değişmeyen yönetim kadrolarının, insanı illallah ettiren siyasilerin ve hiziplerin partisi olmaktan da bir türlü çıkamadı.
Şeref Bakşık’ın “CHP’yle Bir Ömür” isimli kitabında, Ecevit’in genel başkan olur olmaz sola daha çok eğilme arzusunun, partinin içindeki ekabir takımı tarafından nasıl dehşetle karşılandığı gerçeğini anlatılır. Filmi, hikâyenin başına saracak olursak, CHP’nin bu monolitik yapısının partiye ve ülkeye zarar verdiğini tespit eden Atatürk, çok partili hayata geçiş için denemeler yapmış, ancak aradan sıyrılmaya çalışan gerici takımının bu bürokratik hantallıktan daha tehlikeli olduğunu deneyimlediği için yaşarken bunu başaramamıştı. Haklı mı çıktı? Evet iki kaygısında da sonuna kadar haklı çıktığını bir asır sonra acı biçimde yaşayarak görüyoruz.
Alışmış Kudurmuştan Beterdir
Mustafa Kemal o kadar haklı çıktı ki, yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin son çeyrek asrını Gazi’nin aklına düşen iki korkunun arasında geçirdik: Siyasal İslam ve Bürokratik Vesayet. Çoğu zaman CHP’ye kondurmak istemediğimiz bu ikinci durum bugün CHP tabanının tamamının suratında ışıklı bir tokat gibi patladı. Partinin başına yargı sopasıyla, akıl almaz bir biçimde yeniden ve zorla geçirilen Kemal Kılıçdaroğlu, Sözcü TV’deki röportajının ardından nefret objesi olma özelliğini ikiye katladı. Peki ama neden bunu yapıyor, çaresi olmadığı için mi? Her şeyi elinin tersiyle itip bu berbat sahneden inmesi bu kadar mı zor? 80 yaşında bir insan neyin ihtirasını yaşar?
Aslında bu kirli oyunu bugün bozmak hiç de zor değil. Ama bu durum Kemal Bey’in umrunda bile değil. Toplum olarak çok güzel atasözlerimiz var. “Alışmış, kudurmuştan beterdir” derler. Geçtiğimiz günlerde Trakya Politik’te birkaç haber yayınladı. Haberlerde Kılıçdaroğlu, Faik Öztrak gibi kalburüstü siyasilerin paylaşımlarının altında küfür kıyamet yorumlar olduğu, insanların kızmakla kalmayıp artık bu kişilerle dalga geçtiği yazıyordu. Bunu kaldıramayan butlan yanlısı diğer siyasilere hiç tepki yok mu sanıyorsunuz? Belki daha bile fazla var. Bölgemizdeki butlancı milletvekili ve belediye başkanlarının sosyal medya sorumluları arkadaşlarımızdır. İletilerin altındaki yorumları silmekten, insanları engellemekten bu arkadaşların yorgun düştüğünü elbette biliyoruz. Bazıları da yorum yapılmasını komple engellemiş durumda. Allah hiçbir siyasetçiyi bu konuma düşürmesin.
Halkın Tepkisi Umurlarında Bile Değil
Ancak burada başka bir nokta var ki, bahsi geçen durumdan daha vahim. Binlerce hakaret ve küfür yiyen siyasetçilerin bunu umursamaz noktaya gelmesi ibret verici. Örneğin, Faik Öztrak’ın Babalar Günü kutlama mesajının altında şu anda 1.500’den fazla yorum var. Ve bu yorumların yüzde 99’u eleştiri, kızgınlık ve hakaret içeren yorumlar… Ama Faik Bey’in umrunda bile değil. Neden? Çünkü Özgür Özel’in de dediği gibi kibir abidesine dönüşmüş Faik Öztrak için kendi halkı pek de kıymetli olmasa gerek… İnanın şu kadarcık üzüntü veya utanma duygusu hissetmiyor. Hissetseydi zaten bunca tepkinin ardından biraz hicap duyar ve bu paylaşımları inadına yapmazdı.
Öyle ya, kendisine NATO’da konuşma yapmak gibi bir paye verilmiş. Bu “ayak takımı”nın hislerini umursayacak hali yok. Kim ki bu insanlar? Değil mi Faik Bey? Ancak bıçak kemiğe bu defa fena dayandı. Yurtsever ve aydın insanlar seküler hassasiyetlerinden dolayı yıllardır suyun başını tutmuş olanlara oy vermek durumunda kalıyorlar. Faik Bey ve avaneleri, şunu çok iyi bilmeli ki mızrağınız artık çuvala sığmıyor. Ve CHP’nin tabanı, bu fosilleşmiş bürokratik oligarşiyi şimdi sırtından sonsuza dek atmanın hayaliyle bir adım atmaya hazırlanıyor.
Yürümeye başlayacak bir bebeğin ilk adımı olacak bu… O bebek belki böyle böyle yürüyüşe geçecek. .Bu karabasan geride kaldıktan sonra düşe kalka, ağlaya güle büyümüş olan bir çocuktan bahsedeceğiz…
Atatürk’le Başladık, Atatürk’le Kapatalım
Az sonra okuyacağınız anı, İsmet Bozdağ’ın, Atatürk’ün yakın dostu Kılıç Ali’nin ve dönemin tanıklarının anlatımlarına dayanmakta olan yazarın “Atatürk’ün Sofrası” adlı kitabından alıntıdır.
Atatürk’ün canı sıkılıyordu. Florya Köşkü’nde, o bildiğimiz deniz üstündeki odasında, o yana bu yana yürüyordu. Birden durdu, yaveri Cevat Abbas’a döndü:
— Abbas, dedi, hazırlan, gidiyoruz!
— Nereye Paşam?
— Şöyle dışarıya, halkın içine… Ama kimse bilmeyecek, arkamızdan koruma falan da gelmeyecek. Şoförü al, çıkalım.
Çıktılar. Araba Küçükçekmece taraflarına doğru yol alıyordu. Yol kenarında bir tarlada, bir köylünün çift sürdüğünü gördüler. Fakat bir tuhaflık vardı; sabanın bir ucunda bir öküz, diğer ucunda ise cılız bir eşek koşuluydu. İki hayvanın güçleri eşit olmadığı için saban sağa sola yalpalıyor, köylü kan ter içinde çabalıyordu.
Atatürk arabayı durdurdu:
— İnelim Abbas, dedi.
Tarlanın kenarına kadar yürüdüler. Atatürk, köylüye seslendi:
— Kolay gelsin ağa!
Köylü, sabanı durdurdu, elinin tersiyle alnının terini sildi, gelenleri süzdü:
— Sağ olasın beyim, dedi.
— Ağa, bu ne iş böyle? Sabanın bir ucunda öküz, bir ucunda eşek… Hiç öküzle eşek yan yana koşulur mu? Bunun diğeri nerede?
Köylü içini çekti, yüzü gerildi:
— Sorma beyim, sorma, dedi. Bizim köyün vergi borcu vardı. Tahsildarlar geldiler, borca karşılık öküzün eşini altımızdan alıp götürdüler. Sattılar mı, ne yaptılar bilmem. Benim de tarlayı sürmem gerek, çoluk çocuk aç kalacak. Çaresiz, ahırdaki bu eşeği getirdim, öküzün yanına koştum. Ama görüyorsun ya, laf anlamıyor, güçleri bir değil, perişan olduk.
Atatürk’ün gözleri bulutlandı, kaşları çatıldı:
— Peki ağa, dedi, muhtara gidip söylemedin mi? Valiye, kaymakama çıkmadın mı? Onlar bir çare bulamadılar mı?
Köylü acı acı güldü:
— Yahu beyim, dedi, senin dünyadan haberin yok galiba. Muhtar dediğin zaten tahsildarın önünde geziyor. Kaymakam, vali dersen, bizim gibi fıkaranın yüzüne bakar mı? Onların işi gücü vergi toplamak.
Atatürk, köylüyü biraz daha denemek istedi:
— E be adam, Ankara şunun şurası… Başvekil İsmet Paşa var, duymadın mı? Gitseydin ona, anlatsaydın derdini. O bir çare bulurdu.
Köylü elindeki üvendireyi yere dikti, öfkeyle konuştu:
— Yahu beyim, sen benimle eğleniyor musun? İsmet Paşa dedikleri adamın kulakları sağarmış, sağar! Benim feryadımı o Ankara’dan nasıl duysun? Kendine hayrı yok onun, sağarın sağarı o!
Atatürk gülümsedi:
— Peki, ya Mustafa Kemal? Gazi Paşa? Ona gitseydin ya? O fıkara babasıdır, seni dinlerdi.
Köylü bu kez elini salladı:
— Öf be beyim, dedi, Gazi Paşa köşküne çekilmiş, keyfine bakıyor. Yanındakiler ne derse ona inanıyor. Bizim gibi tarlada eşekle çift süren Halil Ağa’dan haberi mi var onun? O şimdi Ankara’da çekiyordur kafayı!
Atatürk hiçbir şey demedi. Köylünün adını sordu:
— Adın ne senin ağa?
— Halil… Köylü Halil derler bana.
— Pekala Halil Ağa, sağ olasın.
Arabaya döndüler. Atatürk yol boyunca tek bir kelime bile etmedi, yüzü kapkaraydı. Akşam Florya Köşkü’nde büyük bir sofra kurulmuştu. Başvekil İsmet Paşa, bakanlar, milletvekilleri, sofradaydı. Atatürk yaverine fısıldadı:
— Gidin, o Küçükçekmece’deki Halil Ağa’yı bulun, ne haldeyse alıp buraya getirin.
Gece yarısına doğru Halil Ağa’yı bulup getirdiler. Köylü kapıdan içeri girip de, gündüz tarlada konuştuğu adamın, her yerde resmi olan Mustafa Kemal Atatürk olduğunu görünce dizlerinin bağı çözüldü. Korkudan tir tir titriyordu. “Eyvah,” dedi içinden, “Gazi Paşa’ya dil uzattık, şimdi canımızı alacaklar.”
Atatürk, Halil Ağa’yı yanına çağırttı:
— Gel Halil Ağa, gel yabancı değilsin, geç şöyle otur, dedi. Önüne yemekler, içkiler koydurdu.
Halil Ağa korkudan lokmaları yutamıyordu. Atatürk sofradakilere döndü, derin bir sessizlik oldu. Başvekil İsmet Paşa’ya bakarak konuşmaya başladı:
— Bak İsmet, dedi. Bugün bu Halil Ağa’yla karşılaştım. Tarlasını bir öküz, bir eşekle sürüyordu. Nedenini sordum; senin tahsildarların borcuna karşılık öküzünün birini elinden almışlar. Bu adama, ‘Niye İsmet Paşa’ya gitmedin?’ dedim. Bana ne dedi biliyor musun? ‘O sağarın sağarıdır, benim feryadımı Ankara’dan duymaz’ dedi!
İsmet Paşa’nın yüzü kıpkırmızı oldu, başını öne eğdi. Atatürk konuşmasını sürdürdü:
— Sonra bu Halil Ağa’ya, ‘Peki niye Mustafa Kemal’e, Gazi Paşa’ya gitmedin?’ diye sordum. Bana dedi ki: ‘Gazi Paşa köşküne çekilmiş, keyfine bakıyor, yanındakiler ne derse ona inanıyor. O şimdi Ankara’da kafayı çekiyordur, benim gibi Halil Ağa’dan haberi mi var?’
Sofradaki herkes buz kesmişti. Kimse nefes bile alamıyordu. Atatürk, Halil Ağa’ya döndü, şefkatli bir sesle:
— Doğru mu Halil Ağa? Gündüz aynen böyle demedin mi? dedi.
Halil Ağa, artık her şeyin bittiğini düşünerek doğruldu, o saf köylü cesaretiyle:
— Dedim Paşam, dedi. Eksik bile dedim. Gözünle gördün halimi, yalan mı söyleseydim?
Atatürk ayağa kalktı, masadakilere parmağını uzatarak o tarihi konuşmasını yaptı:
— Beyler! Biz burada toplanmışız, devrimlerden bahsediyoruz, ülkeyi kurtardığımızı söylüyoruz, nutuklar atıyoruz. Oysa fıkara köylünün altından öküzünü alıyoruz, onu tarlada eşekle baş başa bırakıyoruz. Ve bu adam, devletin başındakilerin sağar olduğunu, Cumhurreislerinin köşkte keyif çattığını düşünüyor. Yerden göğe kadar da haklıdır! Biz halkın içinde ne olup bittiğini bilmezsek, köylünün derdine derman olamazsak, yaptığımız devrimlerin hiçbir kıymeti kalmaz. Efendiler! Bu milletin efendisi köylüdür. Biz, o efendiye köle olmak için bu makamlardayyiz, ona zulmetmek için değil!
Atatürk, Halil Ağa’nın elinden alınan öküzünün derhal iade edilmesi, köyün vergi borçlarının yapılandırılması ve Halil Ağa’ya tarım desteği sağlanması için bizzat İsmet Paşa’ya talimat verdi. Halil Ağa’nın cebine harçlığını koydurdu ve onu memleketine saygıyla uğurladı.
Önce, Atatürk’ü Geri Alacağız!
Şimdi bize gereken şey, sözlerimizi yüz yıl sonra yeniden içeri alabilsin diye bu halkın kalbinin kapısını aralayabilmektir.
Şimdi bizden çaldıkları her şeyi geri alma zamanıdır. Ant olsun ki, siyaset baronlarının “Atatürk’ün Partisi” diye diye sürdüğü sefayı başlarına yıkacağız. Önce, Atatürk’ü geri almakla başlayacağız. Ardından da bir daha vermemek üzere köylü Halil’in el koydukları öküzünü…
