ÇÜRÜYEN HER ŞEY DÜŞER: “Kılıçdaroğlu, Müesses Nizamın Pençesinde Kıvranırken…”
Cumhuriyet Halk Partisi, uzun süredir anketlerde birinci parti konumunu korurken; iktidar blokunun, yargı eliyle partinin iç dengelerine müdahale etme arayışı içinde olduğu yönündeki tartışmalar giderek büyüyor. CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin açılan “mutlak butlan” davası, partinin üzerinde adeta Demokles’in kılıcı gibi sallandırılıyor. Bu tablo, yalnızca bir hukuk tartışması değil; Türkiye’de siyasetin, yargının ve devlet gücünün hangi amaçlarla kullanıldığına dair çok daha derin bir rejim meselesidir.
Bir yanda CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar, diğer yanda bazı belediye başkanlarının iktidar partisine transfer edilmesi, muhalefet tabanında “tesadüf” denilerek geçiştirilemeyecek kadar güçlü bir kuşatma algısı yaratıyor. Kimi isimler iktidara yanaştığında baş tacı edilirken, iktidara mesafe koyanların baskıyla, soruşturmalarla, davalarla ve gözaltılarla karşı karşıya kalması; Türkiye’de siyasal alanın ne kadar daraltıldığını bir kez daha gösteriyor.
Tam da böyle bir dönemde, CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bugünkü tutumu giderek daha fazla sorgulanıyor. Çünkü CHP’nin iktidara en yakın göründüğü bir tarihsel eşikte, eski genel başkanın sessizliği, mesafesi, çıkışları ya da çıkışsızlığı; artık yalnızca kişisel bir kırgınlık ya da parti içi rekabet olarak görülmüyor. CHP tabanında büyüyen kanaat şu: Kılıçdaroğlu, kendi tarihsel yenilgisiyle yüzleşmek yerine, partinin bugünkü yürüyüşünü gölgeleyen bir pozisyona sürükleniyor.
Peki, Kılıçdaroğlu bunu neden yapıyor?
Bir Yenilginin Ardından Başlayan Kopuş
Her şey, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2023 genel seçimlerinde AKP karşısında yenilgiye uğramasıyla başladı. Türkiye’nin ağır ekonomik kriz, yoksullaşma, hayat pahalılığı ve siyasal baskılar altında girdiği o seçimlerde, muhalefet seçmeni açısından beklenti çok yüksekti. Halk arasında neredeyse “terliği koysan kazanır” denilen bir atmosfer oluşmuştu. Ancak sonuç, muhalefet açısından büyük bir hayal kırıklığı oldu.
O seçim, yalnızca bir sandık yenilgisi değildi. Aynı zamanda CHP’de yıllardır biriken başarısızlık tartışmasının patlama noktasıydı. Onca seçim kaybından sonra Kılıçdaroğlu’nun hâlâ koltuğunu bırakmak istememesi, parti içinde ciddi bir kırılmayı beraberinde getirdi. 2019 yerel seçim zaferlerinde pay sahibi olan kadrolar, genç kuşak siyasetçiler ve değişim talep eden parti tabanı artık daha yüksek sesle konuşmaya başladı.
Kılıçdaroğlu ise bu büyük kırılmayı yeterince okuyamadı. Siyaseten vadesini doldurduğu açıkça görülürken, “partiyi güvenli limana yanaştırmak” gibi tuhaf ve muğlak ifadelerle kendi varlığını gerekçelendirmeye çalıştı. Oysa siyasette bazı anlar vardır; kişi ya tarihsel rolünü tamamladığını görür ve onurlu bir çekilişle yerini yeni bir yürüyüşe bırakır ya da kendi yenilgisini örgütün kaderine dönüştürmeye kalkar.
Kılıçdaroğlu, ne yazık ki ikinci yolu seçmiş görünüyor.
Vefa ile Fırsat Arasında Kaybolan Siyasi Akıl
Siyaset bazen vefa, bazen fırsat işidir. Asıl maharet, bu ikisi arasındaki tarihsel dengeyi doğru kurabilmektir. Vefa adına değişimi boğarsanız, örgütü geçmişe mahkûm edersiniz. Fırsat adına bütün değerleri ayaklar altına alırsanız, siyaseti ilkesizliğe teslim edersiniz.
Kılıçdaroğlu belki de siyasal hayatı boyunca bu dengeyi kurmakta zorlandı. Uzun genel başkanlık döneminde geniş ittifaklar kurmaya çalıştı, farklı toplumsal kesimlerle temas etti, CHP’yi belirli açılardan dönüştürdü. Bunlar inkâr edilemez. Ancak bütün bunlara rağmen, nihai hedef olan iktidar yürüyüşünü başarıya ulaştıramadı.
Bugün ise mesele artık yalnızca başarısız bir genel başkanlık meselesi değildir. Kılıçdaroğlu, CHP tabanının önemli bir bölümünün gözünde AKP’nin siyasal hesaplarına alan açan bir figür haline gelmiştir. Bu algı, onun açısından çok daha yıkıcıdır. Çünkü bir siyasetçinin yenilgisi zamanla unutulabilir; fakat kendi partisinin tarihsel mücadelesine zarar verdiği düşüncesi kolay kolay silinmez.
Bir zamanlar kendisini yere göğe sığdıramayan CHP’lilerin önemli bir kısmının bugün Kılıçdaroğlu’na bu kadar öfke duyması, kişisel bir nankörlükle açıklanamaz. Bu öfkenin arkasında, örgütün iradesine dışarıdan müdahale edilmesi ihtimaline karşı duyulan derin bir tarihsel hassasiyet vardır.
Etrafındaki Çember Nasıl Boşaldı?
- Kurultay sürecinde Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alan birçok isim, bugün ondan uzaklaşmış durumda. O dönem “güvenli liman” söylemini benimseyen ya da en azından değişim dalgasına karşı mesafeli duran kadroların önemli bölümü bile, bugün eski genel başkanın pozisyonunu savunmakta zorlanıyor.
Cemal Enginyurt’tan Engin Özkoç’a, Yunus Emre’den Mustafa Sarıgül’e, Zeydan Karalar’a kadar farklı dönemlerde Kılıçdaroğlu’na destek vermiş birçok ismin artık bu hatta durmadığı görülüyor. Liste uzatılabilir. Ancak asıl mesele isimlerin tek tek kim olduğu değildir. Asıl mesele, Kılıçdaroğlu’nun siyasal yalnızlığının artık görünür hale gelmesidir.
Kemal Bey’in çevresinde bugün daha çok, parti tabanında karşılığı sınırlı kalan, siyasal meşruiyeti tartışmalı ve kamuoyunda güçlü bir heyecan yaratmayan birkaç isim kalmış görünüyor. Gürsel Tekin ve benzeri figürlerin varlığı, bu yalnızlığı gidermekten çok daha da görünür kılıyor.
Siyasette en tehlikeli anlardan biri, liderin etrafında yalnızca ona gerçeği söylemeyenlerin kalmasıdır. Çünkü böylesi anlarda siyaset, akıl üretme kapasitesini kaybeder; kişisel hırsların, eski hesapların ve kırgınlıkların dar koridoruna sıkışır.
CHP Kuşatılırken Eski Genel Başkan Ne Yapıyor?
Bütün bunlar yaşanırken CHP, yalnızca kendi iç tartışmalarıyla uğraşmıyor. Parti, çok daha geniş bir siyasal kuşatmayla karşı karşıya. Belediyelere yönelik operasyonlar, dava süreçleri, gözaltılar, tutuklamalar, medya kampanyaları ve yargı kararları; muhalefetin kurumsal gücünü zayıflatmaya dönük bir siyasal iklim yaratıyor.
İktidar blokuna yaklaşanlar “makbul” hale gelirken, direnenlerin hedefe konulduğu izlenimi toplumda giderek güçleniyor. Böyle bir düzende yurttaşlara, siyasetçilere ve yerel yöneticilere fiilen iki seçenek dayatılıyor: Ya biat edeceksin ya da bedel ödeyeceksin.
Bu, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye demokrasisinin meselesidir. Çünkü hukuk, iktidarın sopasına dönüştüğü anda, artık kimse güvende değildir. Bugün bir muhalif belediye başkanı için işletilen yöntem, yarın iktidar içindeki başka bir klik için de kullanılabilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Ergenekon’dan Balyoz’a: Siyasallaşan Yargının Hafızası
Türkiye, hukukun siyasallaştığı dönemlerin ülkeye nelere mal olduğunu çok iyi bilir. Ergenekon, Balyoz, Odatv, Hopa ve KCK davaları; bir dönemin “hukuk operasyonu” diye pazarlanan, ancak yıllar içinde büyük tartışmalarla çöken süreçleri olarak hafızalara kazındı.
O dönem “alnı secdeye değen” kadroların yürüttüğü operasyonlar, bugün bambaşka isimlerle anılıyor. Bir zamanlar devletin en güçlü koridorlarında dokunulmaz sanılan yapılar, daha sonra “FETÖ” adıyla mahkûm edildi. Bu ülke, sahte delillerin, gizli tanıkların, medya infazlarının, sabah baskınlarının, uzun tutuklulukların ve siyasal yargı mühendisliğinin ne anlama geldiğini yaşayarak öğrendi.
Bu nedenle, bugün yargı eliyle siyaset dizayn etmeye heveslenen herkesin yakın tarihe bakmasında fayda var. Hukuk bir gün herkese lazım olur. Bugün iktidar gücüne yaslanarak karar verenler, yarın aynı mekanizmanın altında ezilebilir. Tarih, yalnızca mağdurları değil, cellatlara kalem tutanları da yazar.
İsmet İnönü’nün Adnan Menderes’e söylediği rivayet edilen “Daha fazla ileri gidersen seni ben bile kurtaramam” sözü, tam da böyle dönemler için hatırlanır. Çünkü devlet gücünü sınırsız sananlar, çoğu zaman o gücün altında kalır.
Dünya Tarihinden Ders: Teslimiyetin Bedeli Ağır Olur
Bu mesele yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Dünya tarihi, sol ve sosyal demokrat hareketlerin kendi iç çelişkileri, tereddütleri ve uzlaşmacı zaafları nedeniyle nasıl büyük yenilgiler yaşadığını gösteren örneklerle doludur.
Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü, yalnızca Nazilerin gücüyle açıklanamaz. Sosyal demokratların, komünistlerin ve ilerici güçlerin parçalanmışlığı; faşizmin yükselişine zemin hazırladı. Mussolini İtalya’sında da liberal ve sosyalist güçlerin kararsızlığı, faşist hareketin devlet aygıtını ele geçirmesini kolaylaştırdı.
Şili’de Salvador Allende’nin halkçı iktidarı, sermaye sınıfının, emperyalizmin ve ordu içindeki darbeci unsurların ortak operasyonuyla devrildi. Allende’nin trajedisi, seçimle gelen bir halkçı iktidarın, devlet aygıtının sınıfsal karakteri değişmeden ne kadar ağır bir kuşatma altında kalabileceğini gösterdi.
Buradan çıkarılacak ders açıktır: Sınıf mücadelesi keskinleştiğinde, egemen güçler yalnızca sandıkta kaybetmemek için değil, kaybettikleri sandığın sonucunu etkisizleştirmek için de her yolu dener. Bu yol bazen darbeyle, bazen yargıyla, bazen medya operasyonlarıyla, bazen de muhalefetin içinden devşirilen figürlerle yürütülür.
Bugün CHP’ye yönelik mutlak butlan tartışmasını da bu geniş tarihsel çerçeveden okumak gerekir. Mesele yalnızca bir kurultay tartışması değildir. Mesele, halkın değişim iradesinin devlet, yargı ve siyasal mühendislik eliyle bastırılıp bastırılamayacağı meselesidir.
Kılıçdaroğlu’nun Yakınları Hiç mi Uyarmıyor?
Bütün bunlar olup biterken, insan ister istemez şu soruyu da sormadan edemiyor: Kemal Bey’in ailesinde, evlatlarında, yakın çevresinde onu kolundan tutup “Bu yol yol değil” diyecek kimse yok mu?
Elbette siyaset kişisel aile ilişkileri üzerinden okunmaz. Ancak burada mesele magazinel bir merak değildir. Mesele, bir insanın yıllarca emek verdiği partinin tarihsel bir kırılma anında hangi tarafta durduğunu göremeyecek kadar kendi iç dünyasına kapanıp kapanmadığıdır.
CHP’den TİP’e geçen İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil’in sözleri bu açıdan çarpıcıdır: “Kemal Kılıçdaroğlu konusunda kendimi aldatılmış hissediyorum. Eğer başından beri durum böyleydi ve biz bunu fark edemediysek, bu çok vahim bir durum.”
Gerçekten de durum vahimdir. Çünkü mesele artık yalnızca Kılıçdaroğlu’nun ne yaptığı değil; yıllarca onun etrafında kurulan siyasal anlatının ne kadarının gerçek, ne kadarının yanılsama olduğu meselesidir.
Mutlak Butlan Neden Hemen Çıkmıyor?
CHP’ye yönelik mutlak butlan hamlesinin neden hemen devreye sokulmadığı sorusu ayrıca önemlidir. Çünkü siyasal iktidar açısından böyle bir kararın yaratacağı sonuçlar yalnızca CHP içi dengelerle sınırlı kalmayacaktır.
Böyle bir karar, zaten kırılgan olan ekonomiyi daha da sarsabilir. Piyasalar, siyasal belirsizlikten hoşlanmaz. Türkiye’de hukukun iktidar hesabına göre işletildiği algısının derinleşmesi, yalnızca muhalefeti değil, sermaye çevrelerini, yatırımcıları ve toplumun geniş kesimlerini de tedirgin eder.
Dahası, CHP yönetimine yargı eliyle müdahale edilmesi halinde, mevcut yönetimin yeni bir siyasal hat kurması ve bunun CHP’den daha büyük bir toplumsal ilgi odağına dönüşmesi ihtimali de iktidar açısından risklidir. Tarih, yasaklanan ya da bastırılan siyasal hareketlerin kimi zaman daha büyük meşruiyet kazandığını gösterir.
Bu nedenle iktidar blokunun, böyle bir müdahaleyi mümkün olan en uygun siyasi takvime bırakmak istediği düşünülebilir. Erdoğan’ın yeniden adaylık hesabı, olası erken seçim senaryoları ve 2027 sonbaharına dönük tartışmalar birlikte düşünüldüğünde, CHP’ye vurulacak darbenin zamanlaması da başlı başına bir siyasal strateji meselesi haline gelmektedir.
Başka bir ifadeyle, CHP’ye neşter vurulacaksa, bunun son dakikada ve muhalefetin toparlanma imkânını en aza indirecek biçimde yapılmak istenmesi şaşırtıcı olmaz.
Gezi’den Ders: Halkın İtirazı Hesaba Katılmadan Siyaset Kurulamaz
Burada unutulmaması gereken bir başka tarihsel ders daha var. 2013 yılında Taksim Gezi Parkı’nın yerine Topçu Kışlası görünümlü bir AVM yapılmak isteniyordu. Plan hazırdı. İktidar kararlıydı. Medya desteği vardı. Kolluk gücü vardı. Devlet gücü vardı.
Fakat toplumun bir kesimi “Buraya kadar” dedi. Ağaçların kesilmesine karşı başlayan direniş, kısa sürede Türkiye tarihinin en büyük halk hareketlerinden birine dönüştü. Gezi, yalnızca bir park savunusu değildi; yaşam tarzına, kent hakkına, otoriterliğe ve tepeden inmeciliğe karşı bir toplumsal itirazdı.
Bugün CHP’ye yönelik olası bir yargı müdahalesi de benzer bir toplumsal refleksi tetikleyebilir. Çünkü mesele yalnızca bir partinin genel başkanının kim olacağı değildir. Mesele, halkın siyasal iradesine yargı kararıyla el konulup konulamayacağıdır.
Nefret Objesine Dönüşen Yalnızca Kılıçdaroğlu Değil
Bu süreçte nefret objesine dönüşen yalnızca Kılıçdaroğlu değildir. Ucuz hesaplar peşinde koşan, kişisel ikbalini örgütün iradesinin önüne koyan, taşra kurnazlığıyla büyük siyaset yaptığını sanan herkes bu öfkenin muhatabı haline gelmektedir.
Bütün bu haksız ve zalimce kurguda parmağı olduğu düşünülen herkes, daha bugünden tarih önünde yargılanmaya başlamıştır. Çünkü siyasal hafıza bazen geç işler ama asla tamamen silinmez. Bugünün güçlüleri, yarının mahcup sanıkları olabilir. Bugünün alkışçıları, yarının sessizliğine gömülebilir.
Böylesi dönemlerde aklıselim çağrıları çoğu zaman yetersiz kalır. Çünkü karşı taraf meseleyi hukuk, demokrasi ve meşruiyet düzleminde değil; güç, baskı ve teslim alma düzleminde kurar. O zaman muhalefetin de kendi dilini, örgütlenmesini ve mücadele biçimini yeniden düşünmesi gerekir.
Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Muhalefet, yalnızca kendi içindeki samimi güçlerle bağını güçlendirmemeli; aynı zamanda muhalif görünüp iktidar tarafından bugünden tahkim edilen unsurlarla ilişkisini de gözden geçirmelidir. Her muhalif görünen muhalif değildir. Her eleştiri demokratik değildir. Her “değişim” sözü ilerici değildir.
CHP’nin Nizamı: Sine-i Mahalle Zamanı
Bu süreçte CHP yönetiminin “sokağa iniyoruz, mücadeleyi büyütüyoruz” söylemi önemlidir. Ancak parti örgütlerine bakıldığında bu söylemin henüz yeterince ete kemiğe bürünmediği görülüyor. Sokağa inmek, yalnızca birkaç derneği, odayı, kanaat önderini ya da zaten niyeti belli kurumları ziyaret etmek değildir.
Tam saha pres böyle yapılmaz.
Tam saha pres, mahalle mahalle, sokak sokak, kapı kapı örgütlenmeyle yapılır. Birkaç gün önceki “Sine-i Mahalle” yazısında da vurgulandığı gibi, propaganda için gidilen her kapının bilançosu tutulmadan, her hanenin siyasal eğilimi kayda geçirilmeden, her itiraz ve her destek örgütsel bilgiye dönüştürülmeden gerçek bir halk çalışması yapılamaz.
CHP’nin bugün ihtiyacı olan şey, salon siyaseti değil; mahalle siyaseti, sokak siyaseti, emek siyaseti ve halk örgütlenmesidir. Çünkü iktidar, devletin bütün araçlarıyla siyaset yaparken, muhalefetin yalnızca basın açıklamalarıyla sonuç alması mümkün değildir.
Örneğin, Kılıçdaroğlu’nun evine gidildi mi? Kemal Bey’in mahallesinde kapısını çalacak bir CHP mahalle örgütü yok mudur? Onun komşularına, çevresine, yaşadığı mahallenin insanlarına bu meselenin ne anlama geldiğini anlatacak bir siyasal çalışma yapılamaz mı?
CHP’nin belki bugünkü anlamda müesses bir nizamı olmayabilir. Ama bu partinin asırlık tarihinden gelen bir başka nizamı vardır: Müdafaa-i Hukuk’tan, Kuvayı Milliye’den, halkçılıktan, laiklikten, kamuculuktan ve Cumhuriyet devriminden süzülüp gelen bir nizam.
Bugün o nizam, genel merkez koridorlarında değil; mahallede, fabrikada, tarlada, pazarda, okul önünde, emekli kuyruğunda, işsiz gençlerin öfkesinde, kadınların hayat mücadelesinde, yoksul halkın sofrasında yeniden kurulmak zorundadır.
Sonuç: Kılıçdaroğlu’nun Kişisel Meselesi Değil, Halkın İradesi Meselesi
Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne yapmak istediği, neden böyle davrandığı ya da hangi hesapla hareket ettiği elbette tartışılacaktır. Ancak bugünkü mesele, artık bir kişinin psikolojisini, kırgınlığını ya da hırsını aşmıştır.
Mesele, CHP’nin yargı eliyle dizayn edilip edilemeyeceğidir. Mesele, halkın değişim iradesinin mahkeme kararlarıyla boğulup boğulamayacağıdır. Mesele, Türkiye’de siyasetin sandıkla mı, yoksa saray-yargı-medya üçgeninde kurulan mühendisliklerle mi belirleneceğidir.
Kılıçdaroğlu bugün hâlâ tarihsel bir tercih yapma imkânına sahiptir. Ya kendi kişisel yenilgisini partinin kaderine dönüştürmeye çalışan bir figür olarak hatırlanacak ya da geç de olsa bu kuşatmanın parçası olmayacağını açıkça ilan ederek siyasetin onurlu sayfalarından birinde kendine yer bulacaktır.
Fakat zaman daralıyor. Çünkü siyaset boşluk kabul etmez. Tarih ise hiç beklemez.
CHP’nin görevi artık yalnızca kendi genel başkanını, kurultayını ya da örgütünü savunmak değildir. CHP’nin görevi, Türkiye’de halk iradesinin yargı sopasıyla teslim alınamayacağını göstermek; emekten, özgürlükten, laiklikten, Cumhuriyet’ten ve halk egemenliğinden yana yeni bir mücadele hattı kurmaktır.
Bu mücadele, yalnızca genel merkezde kazanılmaz. Bu mücadele, mahallede kazanılır. Sandıkta kazanılır. Sokakta kazanılır. Fabrikada, tarlada, okulda, adliye önünde, belediye binasında, pazarda ve halkın gerçek hayatında kazanılır.
Çünkü tarih bize defalarca gösterdi: Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez. Hiçbir kayyım halkın vicdanında meşruiyet kazanamaz. Hiçbir mahkeme kararı, örgütlü bir toplumun siyasal hakikatinden daha güçlü olamaz.
