Denizlerin Mirası: Bir kuşağın değil, bir ülke ihtimalinin adı
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamlarının üzerinden 54 yıl geçti. Onları yalnızca romantik bir gençlik anısı olarak değil; Türkiye’nin bağımsızlık, eşitlik, emek, antiemperyalizm ve sosyalizm arayışının en sert kırılma noktalarından biri olarak okumak gerekiyor. Çünkü 6 Mayıs 1972, üç gencin yaşamının sonlandırıldığı bir tarih olmanın ötesinde, düzenin gençliğe, emek hareketine ve devrimci umuda verdiği siyasal cevabın adıdır.
Üç gencin değil, bir dönemin yargılandığı dava
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Türkiye’de 1968 kuşağının en çok bilinen üç devrimci simgesi olarak tarihe geçti. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 1947, Hüseyin İnan ise 1949 doğumluydu. İdam edildiklerinde Deniz ve Yusuf 25, Hüseyin ise yalnızca 23 yaşındaydı. TBMM kayıtlarına göre haklarındaki ölüm cezalarının infazına ilişkin kanun 17 Mart 1972’de kabul edildi, 25 Mart 1972’de Resmî Gazete’de yayımlandı; dayanak olarak Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Askerî Mahkemesi’nin 9 Ekim 1971 tarihli kararı, Askerî Yargıtay’ın 10 Ocak 1972 tarihli onama kararı ve tashihi karar talebinin reddi gösterildi.
Bu teknik görünen kronoloji aslında Türkiye siyasal tarihinin en sert sınıfsal ve ideolojik hesaplaşmalarından biridir. Çünkü üç genç yalnızca mahkeme salonunda değil, 12 Mart rejiminin kurduğu siyasal iklimde, Meclis aritmetiğinde, devlet aklında ve Soğuk Savaş düzeninin anti-komünist çizgisinde yargılandı.
Meclis oylaması bu yüzden yalnızca bir hukuk prosedürü değil, dönemin siyasal güç dengesinin çıplak ifadesidir. 450 üyeli Meclis’te oylamaya 323 milletvekili katıldı; 273 kabul, 48 ret, 2 çekimser oy çıktı. Bu tabloya göre oylamaya katılanların yaklaşık yüzde 84,5’i idamdan yana oy kullandı. Tüm Meclis üye sayısı üzerinden bakıldığında ise idama onay verenler yaklaşık yüzde 60,7 oranındaydı. Oylamaya katılmayan 118 milletvekili, Meclis’in yaklaşık yüzde 26,2’sini oluşturuyordu.
Bu sayılar, idamların yalnızca birkaç yargıcın kararıyla değil, siyasal iktidar blokunun geniş mutabakatıyla gerçekleştiğini gösterir. Burada mesele yalnızca Deniz, Yusuf ve Hüseyin değildir; mesele, Türkiye’de gençliğin bağımsızlıkçı ve sosyalist damarına karşı devletin hangi sertlikte konumlandığıdır.
1968: Üniversite sıralarından sınıf mücadelesine uzanan hat
Deniz Gezmiş’in önemini anlamak için onu yalnızca bireysel cesaretiyle değil, içinde doğduğu tarihsel momentle birlikte okumak gerekir. 1960’ların Türkiye’si, bir yandan hızlı nüfus artışının, kentleşmenin, üniversiteleşmenin ve işçileşmenin; diğer yandan Amerikan etkisinin, NATO düzeninin, toprak eşitsizliğinin ve sermaye birikiminin yarattığı gerilimlerin ülkesiydi.
Türkiye nüfusu 1960’ta 27 milyon 754 bin, 1965’te 31 milyon 391 bin, 1970’te 35 milyon 605 bin düzeyindeydi. Yani Deniz Gezmiş kuşağı, beş yılda birkaç milyon artan, köyden kente akan, fabrikalaşan, üniversite kapılarında yığılan, ama siyasal temsil kanalları daralan bir toplumun içinden çıktı.
Yükseköğretim de aynı dönemde hızla büyüyordu. Bir akademik çalışmada aktarılan verilere göre Türkiye’de yükseköğretim öğrenci sayısı 1960’ta 63 bin iken 1970’te 172 bine çıktı. Bu yaklaşık 2,7 katlık bir artış demekti. Başka bir ifadeyle, 1960’ların gençlik hareketi tesadüfen büyümedi; üniversite kapılarından içeri giren yeni kuşak, yalnızca diploma değil, ülkenin geleceği üzerinde söz hakkı istedi.
Aynı yıllarda işçi sınıfı da sahneye daha güçlü çıkıyordu. 1968’de 59 olan grev sayısı, 1969’da 82’ye, 1970’te ise 111’e yükseldi. İki yıl içinde grev sayısındaki artış yaklaşık yüzde 88 oldu. Bu veri, gençlik hareketiyle işçi hareketinin neden aynı tarihsel atmosferde buluştuğunu açıklar. Üniversitelerde “bağımsız Türkiye” diyen gençlerle fabrikalarda hak arayan işçiler aynı düzenin farklı cephelerinde mücadele ediyordu.
Marksist açıdan bakıldığında 1968 kuşağının asıl önemi burada yatar: Gençlik hareketi, yalnızca kültürel bir başkaldırı ya da kuşak çatışması değildi. O hareket, kapitalist modernleşmenin yarattığı eşitsizliklere, emperyalizmin ülke üzerindeki tahakkümüne, işçi sınıfının sömürüsüne ve halkın siyasal iradesinin bastırılmasına karşı gelişen tarihsel bir itirazdı.
Deniz Gezmiş neden simge oldu?
Deniz Gezmiş’in adı, Türkiye solunda yalnızca bir örgüt lideri ya da öğrenci hareketi figürü olarak değil, antiemperyalist bağımsızlık fikrinin gençlikte cisimleşmiş hali olarak anılır. Onu kuşağının diğer isimlerinden ayıran şey, yalnızca cesareti değil; kitlelerle kurduğu bağ, siyasal sezgisi, simgesel dili ve halkçı duruşudur.
Deniz Gezmiş, 1960’ların sonunda Türkiye’de gençliğin “tam bağımsız Türkiye” talebini en görünür biçimde temsil etti. Bu talep, yalnızca dış politika sloganı değildi. Marksist bir okuma açısından “tam bağımsızlık”, ülkenin üretim ilişkilerinin, kaynaklarının, emeğinin, toprağının ve siyasal karar mekanizmalarının emperyalist merkezlerin ve yerli egemen sınıfların çıkarlarından kurtarılması anlamına geliyordu.
Bu nedenle Deniz Gezmiş’in mücadelesi, “gençlik heyecanı” diye küçültülemez. Onun kavgası; işçi sınıfının yükselen grevleriyle, köylünün toprak talebiyle, üniversite gençliğinin demokratik üniversite arayışıyla, Filistin’den Vietnam’a uzanan antiemperyalist dalgayla aynı tarihsel zemine basıyordu.
Deniz Gezmiş’in önemi biraz da şuradadır: O, Türkiye’de solun en geniş kitlelerce tanınan yüzlerinden biri haline geldi. Bunun nedeni yalnızca trajik ölümü değil, ölümü karşısında sergilediği politik açıklık ve kişisel dirençtir. Darağacına giderken bile kendi adını değil, bağımsızlık ve halkların kardeşliği fikrini öne çıkarması, onu bireysel bir kahraman olmaktan çıkarıp kolektif bir hafızaya dönüştürdü.
Hüseyin İnan: Teorik aklın ve örgütlü ciddiyetin adı
Hüseyin İnan, çoğu zaman Deniz Gezmiş’in popülerliği gölgesinde anılsa da, Türkiye devrimci hareketinin teorik ve örgütsel yönü bakımından en kritik isimlerden biridir. Henüz 23 yaşında idam edilmiş olması, onun siyasal olgunluğunu daha da çarpıcı hale getirir. Çünkü Hüseyin İnan, genç yaşına rağmen mücadelenin yalnızca öfkeyle değil, stratejiyle, programla ve örgütlü akılla yürütülmesi gerektiğini savunan çizginin temsilcilerindendi.
Marksist açıdan Hüseyin İnan’ın önemi, Türkiye devriminin karakteri üzerine düşünme çabasında yatar. Türkiye’nin yarı bağımlı kapitalist yapısı, köylülük sorunu, emperyalizmle ilişkisi ve devletin sınıfsal niteliği üzerine yapılan tartışmalarda Hüseyin İnan ve arkadaşlarının bıraktığı miras, sonraki sol hareketler üzerinde derin izler bıraktı.
Hüseyin İnan’ın temsil ettiği şey, romantik bir başkaldırıdan çok daha fazlasıdır: O, devrimci siyasetin bir duygu patlaması değil, tarihsel bir analiz ve örgütlü irade meselesi olduğunu gösterdi.
Yusuf Aslan: Sessiz kararlılığın ve halkçı inancın simgesi
Yusuf Aslan da tıpkı Deniz Gezmiş gibi 25 yaşında idam edildi. Onun tarihsel hafızadaki yeri, çoğu zaman sakinliği, kararlılığı ve davaya bağlılığı üzerinden şekillenir. Yusuf Aslan, devrimci hareket içinde adı daha az teorik tartışmalarla anılsa da, politik bağlılığı ve örgütlü mücadele içindeki duruşuyla 68 kuşağının halkçı karakterini temsil eder.
Yusuf Aslan’ın önemi, devrimci mücadelenin yalnızca büyük sözlerden değil, gündelik fedakârlıktan, disiplinli bağlılıktan ve yoldaşlık ahlakından oluştuğunu göstermesindedir. Üç Fidan anlatısında Yusuf, çoğu zaman o sessiz ama sarsılmaz damar olarak durur. Bu da Türkiye sol hafızasında çok güçlü bir yere sahiptir.
İdamların sınıfsal anlamı
6 Mayıs 1972’yi yalnızca “acı bir infaz” olarak tarif etmek eksik kalır. Bu idamlar, sermaye düzeninin ve devletin, yükselen sol dalgaya karşı verdiği tarihsel bir gözdağıydı. 1960’ların sonunda gençlik hareketi üniversitelerde, işçi hareketi fabrikalarda, köylü hareketi toprak mücadelelerinde, aydınlar ise kültür ve düşünce alanında düzeni zorlamaya başlamıştı.
Veriler bunu açık biçimde gösteriyor: Nüfus artıyor, gençlik üniversitelere akıyor, grevler yükseliyor, kentleşme hızlanıyor, işçi sınıfı daha görünür hale geliyor. Böyle bir dönemde Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesi, yalnızca üç insanın cezalandırılması değil; gençliğe, işçi sınıfına, yoksul halka ve sosyalist düşünceye verilmiş bir mesajdı.
Bu mesaj şuydu: “Bu düzenin sınırlarını aşmaya kalkarsanız, karşınızda hukuk değil, devletin çıplak gücü durur.”
Ama tarihin ironisi de burada başladı. Devlet, üç genci susturarak bir fikri bitireceğini sandı. Oysa onların idamı, Türkiye solunun hafızasında en güçlü kurucu anlatılardan birine dönüştü. Darağacı, düzenin istediği gibi korku üretmedi; tersine, kuşaktan kuşağa aktarılan bir politik vicdan yarattı.
Romantizmin ötesinde politik miras
Bugün Deniz Gezmiş’i anmanın en büyük riski, onu yalnızca bir poster yüzüne, bir şarkı sözünün hüzünlü kahramanına, bir gençlik nostaljisine indirgemektir. Oysa Deniz Gezmiş’in mücadelesi romantik olduğu kadar sert, bedelli ve politikti. Onu gerçekten anlamak, hangi sınıfın yanında durduğunu, hangi düzene karşı çıktığını ve hangi tarihsel hedef için mücadele ettiğini açıkça söylemeyi gerektirir.
Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un mücadelesi; NATO’ya bağımlı, Amerikan üsleriyle kuşatılmış, emekçilerin örgütlenme hakkının baskılandığı, gençliğin siyasal taleplerinin kriminalize edildiği, köylünün ve işçinin söz hakkının sınırlı tutulduğu bir Türkiye’ye karşıydı.
Bugünden bakınca onların mirası üç temel hatta okunabilir:
Birincisi, antiemperyalizm. Onlar için bağımsızlık, bayrak törenlerinde söylenen soyut bir söz değil, ülkenin ekonomik, askeri ve siyasal olarak dış merkezlere bağımlı olmaktan kurtulmasıydı.
İkincisi, sınıf mücadelesi. Onlar, halk kavramını boş bir retorik olarak değil, emekçiler, yoksullar, işçiler, köylüler ve ezilenler üzerinden düşündüler.
Üçüncüsü, devrimci ahlak. Kendi yaşamlarını kişisel kariyer, makam, konfor ya da güvence üzerine değil, inandıkları toplumsal gelecek üzerine kurdular. Bu yüzden genç yaşta ölmelerine rağmen, çok uzun yaşayan pek çok siyasetçiden daha derin bir iz bıraktılar.
Bugün neden hâlâ önemliler?
Çünkü Türkiye’de bağımsızlık sorunu bitmedi. Emek sorunu bitmedi. Gençliğin geleceksizliği bitmedi. Üniversitelerin özgürlük sorunu bitmedi. Yoksulluğun, eşitsizliğin, sermaye düzeninin ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinin yarattığı sorunlar biçim değiştirse de varlığını sürdürüyor.
Bugün gençler başka biçimlerde aynı soruları soruyor: Bu ülkede emeğin karşılığı neden yok? Üniversite bitiren genç neden işsiz? Halk neden yoksullaşırken bir avuç sermaye grubu zenginleşiyor? Doğa, toprak, su ve kentler neden kâr uğruna yağmalanıyor? Dış politika neden halkların kardeşliği üzerinden değil, güç blokları ve pazar hesapları üzerinden kuruluyor?
Deniz Gezmiş’in önemi, bu soruların geçmişte kalmadığını göstermesidir. O, kendi çağının sorularına kendi çağının diliyle yanıt verdi. Bugünün görevi, o dili ezberlemek değil; aynı cesareti bugünün sınıfsal gerçekliğine tercüme etmektir.
Darağacından bugüne kalan
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamı, Türkiye’nin resmi tarihinde bir infaz; halkın hafızasında ise kapanmamış bir yaradır. Ama bu yara yalnızca yas tutmak için değildir. Bu yara, hatırlamak, yüzleşmek ve yeniden düşünmek içindir.
Onların hikâyesi bize şunu söyler: Bir ülkenin gençliği yalnızca sınavlara, işsizliğe, borca, geleceksizliğe ve sessizliğe mahkûm değildir. Gençlik, isterse tarihin en ağır kapılarına omuz verebilir. Emekçiler, isterse düzenin en sağlam görünen duvarlarında çatlak açabilir. Halk, isterse kendisine çizilen kaderi reddedebilir.
6 Mayıs bu yüzden yalnızca ölüm yıldönümü değildir. 6 Mayıs, Türkiye’nin devrimci hafızasında her yıl yeniden sorulan bir sorudur: Bu ülke, gençlerini darağaçlarında mı hatırlayacak; yoksa onların düşlediği eşit, özgür, bağımsız ve insanca yaşamı kuracak cesareti mi gösterecek?
Son söz belki de tarihin kendisine bırakılmalıdır. Çünkü bazı ölümler toprağa gömülmez; halkın belleğinde filizlenir. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in bedenleri bir gece yarısı darağacına çıkarıldı; ama adları sabaha kaldı. O sabahta hâlâ işçilerin nasırlı elleri, öğrencilerin ıslak kaldırımları, köylülerin çatlamış toprağı, anaların yarım kalmış ağıtları var. Ve her 6 Mayıs’ta bu ülkenin üstünden usulca aynı rüzgâr geçer: Üç fidan kesildi sanılır; oysa kökleri, memleketin en derin yerine yürümüştür.
